Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2011 Cumartesi

Denemeler 4 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)




- “İşte aşk böyle bir şeydir. Başkalarının göremediğini gören gözler fark edebilir sadece.” Dedin. Peki neden aşıklar hep acı çeker. Her aşkta acı olmak zorunda mı? İnsan acı çekmeden, mutlu bir aşk yaşayamaz mı?
-Bak bu güzel soru. Bir gün Hüdavendigar, arkadaşları ile sohbetteydi. Ben de kenarda onları dinliyordum. Aralarında geçen aşkla ilgili bir sohbeti anlatayım, belki aradığın cevabı bulursun.
Şirazi “Aşka uçma, kanatların yanar”
Hüdavendihar “Aşk’a uçmazsan kanat neye yarar”
Yunus “Aşk’a vardıktan sonra kanadı kim arar”

- Cevabın çok ince ve güzeldi Şems. Sanırım ne demek istediğini anladım.
- Hadi acıyı anladım, ama şu ayrılığa ne demeli. Her aşkta ayrılık olmak zorunda mı?
- Ayrılık aşkın diyetidir. Hiçbir şeye bir bedel ödemeden sahip olamazsın. Sahip olursan da ne kıymeti olur ne de sen o kıymetini bilirsin. Haklısın, ayrılık çok zor. Ama Aşk’ta çok güzel. Böyle bir güzellik için bu bedeli ödemek gerek. Bu bedele katlananlar aşka ulaşabilir. Ayrılığın benim için kolay olduğunu mu sanıyorsun. Ayrılık vakti geldiğinde elimde olsa zamanı durdururdum. Onunla son kez görüştüğümüz o odadan hiç çıkmaz, bir ömür orada kalabilirdim. Ama bunun imkansız olduğunu biliyordum. Aşka varmıştım ve kanatlara ihtiyacım kalmamıştı. Hüdavendigar’a “Veda vakti”nin geldiğini söylediğimde gözlerinden iki damla yaş süzülüp yanaklarına doğru indi. “Neden” diye sordu gözlerime çaresizce bakarak. Nedenini ona söyleyemedim. Az sonra o kapıdan çıkacak ve bile bile ölüme gidecektim. Ama bunu O’na söyleyemezdim. “Nedenini sorma, böyle olması gerekiyormuş” dedim.
- O ne dedi, ne yaptı.
- “ Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!!” dedi. Arkamı döndüm, odadan çıktım. Son bir kez bakamadım yüzüne.
- Bunun aynısını ben de yaşadım, biliyorsun değil mi?
- Biliyorum. Sen de bir çare bulamamıştın. Unutma ki “Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.”
- Yani? Başka bir çaresi olabilirdi mi diyorsun?
- Hayır hayır. Diyorum ki “ Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği : “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!”. Sen de en azından bundan sonra “bırak kendini ko gitsin”...

7 Ocak 2011 Cuma

Denemeler 3 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)






- Bu çok ağır bir ceza değil mi Şems.
- Evet, biraz ağır ama “Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!” Sen yüreğini dinlemedin. Cezasına katlanmak zorundasın.
- Anladım…
- Şunu hiç unutma. Her şeyin bir sebebi vardır ve hiçbir şey göründüğü değildir. Seninde, benimde bütün bunları yaşamamız gerektiği için yaşadık. Yaşadığımız hayatlar bizim elimizdeymiş gibi görünür ama çoğu zaman sen hayata değil hayat sana yön verir. Bazen birileri bu hayatın yön vermelerine daha fazla izin vermez ve işte o zaman dengeler değişir. Aydınlanma adına ilk adım atılmış olur. “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık ! Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.” Sen bunları yaşamasaydın bugün burada seninle konuşuyor olmazdım. Herkes dışa önem veriyor. İçe, öze inen yok. Hüdavendigar’ın türbesine gelenlerin hepsi dışla ilgili kişilerdi. Türbenin duvarlarına, süslemelerine, seccadelere, kilimlere , el yazması dualara bakıyorlardı hep. Bir tek sen o ilk gelişinde, görünmeyeni görüyordun. Kimsenin bakmadığına bakıyordun.
Senin bugün buraya gelirken ne düşündüğünü de biliyorum. Sen kendini benim yerime koyarak benim yaşadıklarımı hayal ederek beni anlamayı, seçtin. Bugün kendini Şems gibi hissederek, Şems2in evinden Hüdavendigar’ın yanına hangi yoldan gittiğini, giderken neler yaptığını neler düşündüğünü hissetme umuduyla geldin. Sen gördüklerinle yetinmeyip neler hissettiklerimi de merak ediyordun. Hatta Mevlana ile neler konuştuğumuzu, onunlayken ne yiyip içtiğimizden tut neler giydiğime kadar kafanda canlandırmaya çalıştın. Sen sana gösterilenin arkasını görmeyi denedin.
- Bu benim elimde olmadan sürekli yaptığım bir şey. Aslında bu durumdan şikayetçiyim diyebilirim. Burçları bilir misin ya da hiç duydun mu bilmiyorum ama Ben Terazi burcuyum. Terazi iki taraflı dengedir ama terazi burcuna dengesiz burç derler. Hangisini seçeceğine karar veremez bir türlü. Terazinin hem sağını hem solunu dengelemek zorundasın. Sadece bir tarafına bakarsan diğer tarafın dengesi bozulur ve o baktığın taraftaki şeyde yok olur. Sürekli olarak iki tarafı da düşünmek ve dengelemeye çalışmak ise çok zor. Beynimin iki ayrı lobu iki ayrı motor gibi ve bir biri ile yarışırcasına çalışıyor. Bu durum beni çok yoruyor. İnsanlar spor yaparak ya da hareket yaparak ve beslenmelerine dikkat ederek zayıflamaya çalışıyorken ben çoğu gün bir kaç yüz metre yürümekten başka bir şey yapmadığım ve sürekli bir şeyler yediğim halde besinlerden aldığım enerjinin büyük bir kısmını bu işe harcıyorum.
Bu cefanın sefası fazlasıyla aldığını düşünüyorum. Dünyada gerçek aşkı tanımayan o kadar çok kişi var ki Sen bunları bilmiyorsun. Herkes kendini aşık zanneder. Herkesin aşkı en büyük aşktır kendince. Ama gerçek aşklar öyle sık sık olmaz. Gerçek aşkın değerini bilenlere tanınan bir ayrıcalıktır bu. Gördüğü bir güzele hemen aşık olup birkaç gün sonra da aşkı sönenlerle karıştırma bunu. Hani “Mecnun'a demişler, "-Yahu bu kadar övdüğün, senin Leyla'n pek güzel bir şey değilmiş!" Mecnun gülmüş..., "-Sen onu benim gözümle bir görebilsen!" demiş..” İşte aşk böyle bir şeydir. Başkalarının göremediğini gören gözler fark edebilir sadece.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Denemeler 2 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)





- Efsane mi?. Ben efsane olmak istemiyorum Şems. Ben O’nu istiyorum, Onunla olmak istiyorum.
- Tedirgin gülümser “Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili.Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar.Her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili.”
- Artık günlerim günlerden uzun, gecelerim gecelerden sessiz ve karanlık. Sanki bir sonbaharın hüznü var hayatımda, zaman Onsuz işlemiyor, hayat tat vermiyor artık, Onu sevdiğimden bu yana. Her acıyı tattım her çileyi çektim, Doğru bildiğim bir çok şeyi atıverdim bir tarafa, hayatın her cilvesine alıştım, yalnız Onsuzluğa alışamadım.
- “Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.”
- Yetmedi mi bunca yıl çektiklerim Şems. Madem bunca yıldır yanı başımdaydın, çektiklerimi de en iyi senin bilmen lazım.
- Hatırlıyor musun yıllar önce Hüdavendigarın türbesini ziyarete gelmiştiniz? Beş kız ve bir de sen. Kızların hepsi Hüdavendigar’a bakıyor, dualar ediyordu, Sen O’na bakıyordun, Ben de sana. Seni ilk görüşüm o gündü. O muhteşem müzede hiçbir şey senin umurunda değildi. Varsa yoksa O idi senin için. Gözlerindeki aşkı gördüm. Hem hoşuma gitti, hem kıskandım, hatta sana kızdım . Benim sevgilim, Hüdavendigar’ım orada dururken, en büyük aşk benim ona aşkım iken, başka bir aşkı görmeye tahammül edemedim. O an karar verdim ve hemen uygulamaya geçtim. Sizi ayırmam lazımdı. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük aşk benimkisi olmalı en çok sevilen sevgili benim sevgilim olmalıydı.
- Ne yani. Bütün bu çektiklerim sadece senin kıskançlığın yüzünden miydi yani?
- Tam olarak öyle denemez. Aynı zamanda bir sınavdı bu. Ben sevdiğim için başımı ortaya koymuştum. Bakalım sen neleri ortaya koyabilecektin. Yüreğinin de aşkın kadar büyük mü, yoksa gelip geçici bir heves mi?
- Sonuç?
- İlk sınavlarda çok başarılıydın. Ama bunlar küçük sınavlardı. Zor uzun ve zorluydu. Bir süre sonra hatalar yapmaya başladın. Senin adına üzüldüm inan. Bu kadar yaklaşmışken, kaybedeceğini görüyordum.

- Bir şeyler yapamaz mıydın? İstesem yapabilirdim. Biliyorsun aynı zorlu yollardan ben daha önce geçmiştim. İstesem sana yardım edebilirdim. Ama istemedim.
- Neden istemedin?
- Bak sana bir hikaye anlatayım.”Bir genç,mahallesinden bir kızı sevmişti.Sonra yolları ayrıldı ve genç gurbete gitmek zorunda kaldı....Aradan uzun yıllar geçti,içindeki aşktan zerre miktar eksilme olmadı.Geri dönebildiğinde sevgilisi ona sitem etmiş ve şöyle demişti:

-A gönlüme hükmeden!..Bunca yıl geçti,yolunu gözledim.Ne bir haber, ne bir mektup?..Meğer ne kadar vefasızmışsın?...

Hakiki âşık başını yere eğdi,gözlerinden yaşlar boşandığı sırada cevap verdi:

-Ey sevgili!Yüzünü görmek benim için uğruna ölünecek bir hasret iken,o şerefi postacıya mı bağışlasaydım?..”
- Ne demek istediğini anladım.
- “İkimizin kaderi de aynı Derviş. Ben O’nun için başımı veririm dedim Sen onun için “Her şeyimi veririm” dedin. İkisi de aynı şey yani. O varken her şeyden vazgeçtin. Ama sonra ne oldu? Vazgeçtiğin “her şey” için Ondan vazgeçtin. Yani gerçekten vazgeçemedin.Yanlış yol seçtin. Bedeli Onu kaybetmek olmalıydı. Bir daha asla yan yana dahi gelemeyeceksiniz. Ruhlarınız görüşecek sevişecek ama siz asla bu dünyada bir araya gelemeyeceksiniz....”
........

2 Ocak 2011 Pazar

Denemeler 1 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)





Nereye gideceğini bilmeyen bir gemi gibiyim. Sekiz saat vaktim var, sekiz dakika planım yok. Dalgın dalgın yürüyorum yolda. Bir kavşağa geliyorum. Düz mü gitsem sağa mı dönsem sola mı? Yoksa geri dönüp geldiğim yere mi gitsem? Çoğunluk düz gidiyor ya da sağa dönüyor. Geldiğim yolu gördüm ve biliyorum. En sakin yöne, sola dönüyorum. Yürüdükçe yol daha da sakinleşiyor. Tek tük insanlar var yollarda. Onlar da ya fırına ya da markete gidip gelen insanlar. Uykulu gözler ve asık suratlarla hemen işlerini halledip tekrar evlerine girme telaşındalar. Bir bayram sabahının huzuru ve mutluluğundan eser yok yüzlerinde ve gözlerinde. Birkaç dakika sonra ilk kez başımı hafifce yukarı kaldırıp kış gününde etrafı ısıtmak için tüm gücünü kullanan güneşe bakıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. Bayramı tek yaşayan güneş ve gökyüzü sanki. Hemen sağ tarafımda bir tabelaya gözüm ilişti. “Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi” yazıyordu. Oysa ben yıllarca bu şehirde yaşamış ve hemen hemen her yıl bu şehre en az birkaç kez gelmiş biri olarak bu türbenin başka bir semtte olduğunu sanıyordum. Tabela daracık bir sokağı gösteriyordu. Sokak alabildiğine ıssız, sanki terkedilmiş gibiydi. Biraz yürüdüm ve karşımda yine eski evler duruyordu. Sanki bir çıkmaz sokak gibiydi ama etrafta Cami ya da türbeye benzer bir şey yoktu. Tabela da yoktu. Biraz daha ilerleyince yolun ikiye ayrıldığını gördüm. Sağa ve sola doğru iki dar yol vardı yine. Sağ taraftan dört beş genç geliyordu. Ben yine sol tarafı seçtim ve yürüdüm. Az sonra karşıma şirin bir park çıktı. Parkta oturan genci yaşlısı küçük bir kalabalık var. Hemen sağ tarafta Şems-i Tebrizi Camii ve Külliyesi yazan bir bina. Binanın içi bomboş. Biraz çekiniyorum girmeye. Herkes neden dışarıda bekliyor, neden kimse girmiyor diye kafamdan geçirdim bir an ama camiye doğru yürümeye de devam ettim. İçeriye girdim ve Şems-i Tebrizi karşımdaydı.



- Hoş geldin Derviş, Ben de seni bekliyordum….
- Beni mi bekliyordun?
- Evet. Baksana, kimseyi içeri almadım, dışarıda ıoonlarca insan var ama hiç biri girmiyor. Bu tesadüf olabilir mi? Yıllar sonra seninle baş başa konuşmak istedim.
- Şaşırdım. Ben senle karşılaşacağımızı ve sohbet edeceğimizi tahmin etmiyordum.
- Ben hepsini biliyordum. Her şeyin bir zamanı vardır. O zamanı bekliyordum. Ben yirmi yıldır seni izliyorum. Senden gittim sanıyorsun ama aslında ben senden hiç gitmedim. Her an yanındaydım. Sadece sen beni göremiyordun o kadar. Sesimi duyma diye yirmi yıldır hiç konuşmuyordum. Sessizce yanı başında seni izliyordum.



- Uzun bir süre yirmi yıl. Peki neden bunca yıl bekledin konuşmak için.
- Bazı şeyleri zamana bırakmak gerekir.Zaman her şeyin en iyi ilacıdır. Yaraların iyileşmesi için de zamana ihtiyaç vardır meyvenin olgunlaşması için de. “Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı”. Bazı şeyleri kendin yaşayıp görmen gerekiyordu. Sen bunları yaşamadan Benim söyleyeceklerimi anlaman ve uygulaman imkansızdı.
- Anladım. Peki şimdi zamanı geldi mi? Seni anlayabilecek miyim?
- Tam emin değilim. Bence zamanı geldi ama bundan emin olmak için yaşayıp görmek lazım. Yani yine zamana bırakmamız gerekiyor.
- Anlaştık. Seni dinliyorum.
- “Ben”i değil “Sen”i dinle ve ne konuştuğunuzu bana da söyle.
- Beni mi dinleyeyim? İyi ama nasıl? Öğret bana.
- Sen zaten bunu biliyorsun. Her insan bunu bilir ama pek uygulamaz. Bir dene, sandığın kadar zor olmadığını göreceksin.
- peki, deneyeyim.

"Sevmek.." dedim.
"Yoluna ölmek" dedi.
"Yol ? " dedim.
"Alıp başını gitmek" dedi.

"Gitmek ?" dedim.
Bir "ahh" çekip, "Dostlardan ayrılmak" dedi.

"Dost ?" dedim.
Durdu, Bana baktı.
"Dost.." diye mırıldandı.
"Yüreğime nasıl koysam bilemediğim" dedi.

"Yürek ?" dedim.
"Dünyaları içine sığdıramadığım" dedi.

"Dünya?" dedim.
"Hayatın bir yüzü" dedi.

"Yüz?" dedim.
"Ardında ne gizli bilemediğim" dedi.

"Giz?" dedim.
"Hep çözmeye çalıştığım" dedi.

"Çalışmak ?" dedim.
"Bitmeyecek öykü" dedi.

"Öykü?" dedim.
"Binlercesini içimde gizliyorum" dedi.

"Gizlemek?" dedim.
"işte, her şeyin bitimi" dedi.

"Şey ?" dedim.
"sevda" dedi.

"sevda?" dedim.
"peşinden koştuğum" dedi.

"koşmak?" dedim.
"hayat bir maraton" dedi.

"hayat?" dedim.
"öyle kısa ki!" dedi.

"niçin kısa?" diye sordum.
"yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi.

"yaşanması gereken ne var? " diye sordum.
"aşk" dedi.

"kaç kere?" diye sordum.
"bin kere" dedi, "milyon kere"

"neden bir kere değil?" diye sordum.
"bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk" dedi.

"önce ona varsan olmaz mı?" diye sordum.
"keşke olsa" dedi, "ama önce yoğrulmak gerek"

"acı çekmek mi?" diye sordum.
"evet, aşk acısında yok olmak" dedi.

"yok olunca!" dedim.
"işte gerçek aşkı da o zaman yaşamaya başlarsın" dedi.

"gerçek aşk!" dedim.
"büyük o!" dedi.

Durdum. Durdum. Ve sustum!

"neden sustun?" diye sordu.

"yüreğim titredi sanki" dedim.

"neden?" diye sordu.

"bilmiyorum" dedim. "büyük o!"

"evet" dedi, "büyük o!"

"nerede?" diye sordum.
"her yerde" dedi.

"nasıl?" diye sordum.
"yüreğini aç" dedi.
"yüreğimi açmak!" dedim.
"bir tebessümle bak her şeye" dedi.

"tebessüm" dedim.
"her kapının anahtarı" dedi.

"kapı" dedim.
"girmeden bilemezsin" dedi.

"ya korku!" dedim.
"bilinmeyenden korkar insan" dedi.

"ben bilmiyorum" dedim.

"neyi?" diye sordu.

"ben'i" dedim.
"sen kimsin?" diye sordu.
"ben kimim?" diye sordum.
"sevgiyle beslenensin" dedi.
"kimin sevgisiyle?" diye sordum.

"büyük O'nun" dedi.
Durdum. Durdum. Yine sustum.

"kimsin?" diye sordum.
SENİM dedi…




- “Sen”i dinleyince “Ben”i anladın mı? dedi, Şems.
- Anladım dedim.
- “Vedalar canını sıkmasın. Yine buluşabilmek için bir ‘hoşçakal’ gereklidir.”
- Başka türlü bir yolu yok mu bunun? İlla bir “hoşcakal” şart mıydı?
- “İki kişi birbirlerini severde kavuşurlarsa,mutluluk olur, biri kaçar öbürü kovalarsa aşk olur, ikiside sever lakin birleşemezlerse işte o zaman efsane olur”...
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2011 Cumartesi

Denemeler 4 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)




- “İşte aşk böyle bir şeydir. Başkalarının göremediğini gören gözler fark edebilir sadece.” Dedin. Peki neden aşıklar hep acı çeker. Her aşkta acı olmak zorunda mı? İnsan acı çekmeden, mutlu bir aşk yaşayamaz mı?
-Bak bu güzel soru. Bir gün Hüdavendigar, arkadaşları ile sohbetteydi. Ben de kenarda onları dinliyordum. Aralarında geçen aşkla ilgili bir sohbeti anlatayım, belki aradığın cevabı bulursun.
Şirazi “Aşka uçma, kanatların yanar”
Hüdavendihar “Aşk’a uçmazsan kanat neye yarar”
Yunus “Aşk’a vardıktan sonra kanadı kim arar”

- Cevabın çok ince ve güzeldi Şems. Sanırım ne demek istediğini anladım.
- Hadi acıyı anladım, ama şu ayrılığa ne demeli. Her aşkta ayrılık olmak zorunda mı?
- Ayrılık aşkın diyetidir. Hiçbir şeye bir bedel ödemeden sahip olamazsın. Sahip olursan da ne kıymeti olur ne de sen o kıymetini bilirsin. Haklısın, ayrılık çok zor. Ama Aşk’ta çok güzel. Böyle bir güzellik için bu bedeli ödemek gerek. Bu bedele katlananlar aşka ulaşabilir. Ayrılığın benim için kolay olduğunu mu sanıyorsun. Ayrılık vakti geldiğinde elimde olsa zamanı durdururdum. Onunla son kez görüştüğümüz o odadan hiç çıkmaz, bir ömür orada kalabilirdim. Ama bunun imkansız olduğunu biliyordum. Aşka varmıştım ve kanatlara ihtiyacım kalmamıştı. Hüdavendigar’a “Veda vakti”nin geldiğini söylediğimde gözlerinden iki damla yaş süzülüp yanaklarına doğru indi. “Neden” diye sordu gözlerime çaresizce bakarak. Nedenini ona söyleyemedim. Az sonra o kapıdan çıkacak ve bile bile ölüme gidecektim. Ama bunu O’na söyleyemezdim. “Nedenini sorma, böyle olması gerekiyormuş” dedim.
- O ne dedi, ne yaptı.
- “ Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
Başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme
Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme
Çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme
Ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
Bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme
Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme
Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme
Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme
Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme
Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme
Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme…
Bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
Huzurumu bozuyorsun sen mahvediyorsun etme
Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme
İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme!!” dedi. Arkamı döndüm, odadan çıktım. Son bir kez bakamadım yüzüne.
- Bunun aynısını ben de yaşadım, biliyorsun değil mi?
- Biliyorum. Sen de bir çare bulamamıştın. Unutma ki “Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.”
- Yani? Başka bir çaresi olabilirdi mi diyorsun?
- Hayır hayır. Diyorum ki “ Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği : “Bırak kendini, ko gitsin!” Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!”. Sen de en azından bundan sonra “bırak kendini ko gitsin”...

7 Ocak 2011 Cuma

Denemeler 3 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)






- Bu çok ağır bir ceza değil mi Şems.
- Evet, biraz ağır ama “Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!” Sen yüreğini dinlemedin. Cezasına katlanmak zorundasın.
- Anladım…
- Şunu hiç unutma. Her şeyin bir sebebi vardır ve hiçbir şey göründüğü değildir. Seninde, benimde bütün bunları yaşamamız gerektiği için yaşadık. Yaşadığımız hayatlar bizim elimizdeymiş gibi görünür ama çoğu zaman sen hayata değil hayat sana yön verir. Bazen birileri bu hayatın yön vermelerine daha fazla izin vermez ve işte o zaman dengeler değişir. Aydınlanma adına ilk adım atılmış olur. “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık ! Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.” Sen bunları yaşamasaydın bugün burada seninle konuşuyor olmazdım. Herkes dışa önem veriyor. İçe, öze inen yok. Hüdavendigar’ın türbesine gelenlerin hepsi dışla ilgili kişilerdi. Türbenin duvarlarına, süslemelerine, seccadelere, kilimlere , el yazması dualara bakıyorlardı hep. Bir tek sen o ilk gelişinde, görünmeyeni görüyordun. Kimsenin bakmadığına bakıyordun.
Senin bugün buraya gelirken ne düşündüğünü de biliyorum. Sen kendini benim yerime koyarak benim yaşadıklarımı hayal ederek beni anlamayı, seçtin. Bugün kendini Şems gibi hissederek, Şems2in evinden Hüdavendigar’ın yanına hangi yoldan gittiğini, giderken neler yaptığını neler düşündüğünü hissetme umuduyla geldin. Sen gördüklerinle yetinmeyip neler hissettiklerimi de merak ediyordun. Hatta Mevlana ile neler konuştuğumuzu, onunlayken ne yiyip içtiğimizden tut neler giydiğime kadar kafanda canlandırmaya çalıştın. Sen sana gösterilenin arkasını görmeyi denedin.
- Bu benim elimde olmadan sürekli yaptığım bir şey. Aslında bu durumdan şikayetçiyim diyebilirim. Burçları bilir misin ya da hiç duydun mu bilmiyorum ama Ben Terazi burcuyum. Terazi iki taraflı dengedir ama terazi burcuna dengesiz burç derler. Hangisini seçeceğine karar veremez bir türlü. Terazinin hem sağını hem solunu dengelemek zorundasın. Sadece bir tarafına bakarsan diğer tarafın dengesi bozulur ve o baktığın taraftaki şeyde yok olur. Sürekli olarak iki tarafı da düşünmek ve dengelemeye çalışmak ise çok zor. Beynimin iki ayrı lobu iki ayrı motor gibi ve bir biri ile yarışırcasına çalışıyor. Bu durum beni çok yoruyor. İnsanlar spor yaparak ya da hareket yaparak ve beslenmelerine dikkat ederek zayıflamaya çalışıyorken ben çoğu gün bir kaç yüz metre yürümekten başka bir şey yapmadığım ve sürekli bir şeyler yediğim halde besinlerden aldığım enerjinin büyük bir kısmını bu işe harcıyorum.
Bu cefanın sefası fazlasıyla aldığını düşünüyorum. Dünyada gerçek aşkı tanımayan o kadar çok kişi var ki Sen bunları bilmiyorsun. Herkes kendini aşık zanneder. Herkesin aşkı en büyük aşktır kendince. Ama gerçek aşklar öyle sık sık olmaz. Gerçek aşkın değerini bilenlere tanınan bir ayrıcalıktır bu. Gördüğü bir güzele hemen aşık olup birkaç gün sonra da aşkı sönenlerle karıştırma bunu. Hani “Mecnun'a demişler, "-Yahu bu kadar övdüğün, senin Leyla'n pek güzel bir şey değilmiş!" Mecnun gülmüş..., "-Sen onu benim gözümle bir görebilsen!" demiş..” İşte aşk böyle bir şeydir. Başkalarının göremediğini gören gözler fark edebilir sadece.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Denemeler 2 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)





- Efsane mi?. Ben efsane olmak istemiyorum Şems. Ben O’nu istiyorum, Onunla olmak istiyorum.
- Tedirgin gülümser “Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili.Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar.Her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili.”
- Artık günlerim günlerden uzun, gecelerim gecelerden sessiz ve karanlık. Sanki bir sonbaharın hüznü var hayatımda, zaman Onsuz işlemiyor, hayat tat vermiyor artık, Onu sevdiğimden bu yana. Her acıyı tattım her çileyi çektim, Doğru bildiğim bir çok şeyi atıverdim bir tarafa, hayatın her cilvesine alıştım, yalnız Onsuzluğa alışamadım.
- “Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.”
- Yetmedi mi bunca yıl çektiklerim Şems. Madem bunca yıldır yanı başımdaydın, çektiklerimi de en iyi senin bilmen lazım.
- Hatırlıyor musun yıllar önce Hüdavendigarın türbesini ziyarete gelmiştiniz? Beş kız ve bir de sen. Kızların hepsi Hüdavendigar’a bakıyor, dualar ediyordu, Sen O’na bakıyordun, Ben de sana. Seni ilk görüşüm o gündü. O muhteşem müzede hiçbir şey senin umurunda değildi. Varsa yoksa O idi senin için. Gözlerindeki aşkı gördüm. Hem hoşuma gitti, hem kıskandım, hatta sana kızdım . Benim sevgilim, Hüdavendigar’ım orada dururken, en büyük aşk benim ona aşkım iken, başka bir aşkı görmeye tahammül edemedim. O an karar verdim ve hemen uygulamaya geçtim. Sizi ayırmam lazımdı. Yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük aşk benimkisi olmalı en çok sevilen sevgili benim sevgilim olmalıydı.
- Ne yani. Bütün bu çektiklerim sadece senin kıskançlığın yüzünden miydi yani?
- Tam olarak öyle denemez. Aynı zamanda bir sınavdı bu. Ben sevdiğim için başımı ortaya koymuştum. Bakalım sen neleri ortaya koyabilecektin. Yüreğinin de aşkın kadar büyük mü, yoksa gelip geçici bir heves mi?
- Sonuç?
- İlk sınavlarda çok başarılıydın. Ama bunlar küçük sınavlardı. Zor uzun ve zorluydu. Bir süre sonra hatalar yapmaya başladın. Senin adına üzüldüm inan. Bu kadar yaklaşmışken, kaybedeceğini görüyordum.

- Bir şeyler yapamaz mıydın? İstesem yapabilirdim. Biliyorsun aynı zorlu yollardan ben daha önce geçmiştim. İstesem sana yardım edebilirdim. Ama istemedim.
- Neden istemedin?
- Bak sana bir hikaye anlatayım.”Bir genç,mahallesinden bir kızı sevmişti.Sonra yolları ayrıldı ve genç gurbete gitmek zorunda kaldı....Aradan uzun yıllar geçti,içindeki aşktan zerre miktar eksilme olmadı.Geri dönebildiğinde sevgilisi ona sitem etmiş ve şöyle demişti:

-A gönlüme hükmeden!..Bunca yıl geçti,yolunu gözledim.Ne bir haber, ne bir mektup?..Meğer ne kadar vefasızmışsın?...

Hakiki âşık başını yere eğdi,gözlerinden yaşlar boşandığı sırada cevap verdi:

-Ey sevgili!Yüzünü görmek benim için uğruna ölünecek bir hasret iken,o şerefi postacıya mı bağışlasaydım?..”
- Ne demek istediğini anladım.
- “İkimizin kaderi de aynı Derviş. Ben O’nun için başımı veririm dedim Sen onun için “Her şeyimi veririm” dedin. İkisi de aynı şey yani. O varken her şeyden vazgeçtin. Ama sonra ne oldu? Vazgeçtiğin “her şey” için Ondan vazgeçtin. Yani gerçekten vazgeçemedin.Yanlış yol seçtin. Bedeli Onu kaybetmek olmalıydı. Bir daha asla yan yana dahi gelemeyeceksiniz. Ruhlarınız görüşecek sevişecek ama siz asla bu dünyada bir araya gelemeyeceksiniz....”
........

2 Ocak 2011 Pazar

Denemeler 1 (Şems-i Tebrizi İle Sohbet)





Nereye gideceğini bilmeyen bir gemi gibiyim. Sekiz saat vaktim var, sekiz dakika planım yok. Dalgın dalgın yürüyorum yolda. Bir kavşağa geliyorum. Düz mü gitsem sağa mı dönsem sola mı? Yoksa geri dönüp geldiğim yere mi gitsem? Çoğunluk düz gidiyor ya da sağa dönüyor. Geldiğim yolu gördüm ve biliyorum. En sakin yöne, sola dönüyorum. Yürüdükçe yol daha da sakinleşiyor. Tek tük insanlar var yollarda. Onlar da ya fırına ya da markete gidip gelen insanlar. Uykulu gözler ve asık suratlarla hemen işlerini halledip tekrar evlerine girme telaşındalar. Bir bayram sabahının huzuru ve mutluluğundan eser yok yüzlerinde ve gözlerinde. Birkaç dakika sonra ilk kez başımı hafifce yukarı kaldırıp kış gününde etrafı ısıtmak için tüm gücünü kullanan güneşe bakıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl. Bayramı tek yaşayan güneş ve gökyüzü sanki. Hemen sağ tarafımda bir tabelaya gözüm ilişti. “Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi” yazıyordu. Oysa ben yıllarca bu şehirde yaşamış ve hemen hemen her yıl bu şehre en az birkaç kez gelmiş biri olarak bu türbenin başka bir semtte olduğunu sanıyordum. Tabela daracık bir sokağı gösteriyordu. Sokak alabildiğine ıssız, sanki terkedilmiş gibiydi. Biraz yürüdüm ve karşımda yine eski evler duruyordu. Sanki bir çıkmaz sokak gibiydi ama etrafta Cami ya da türbeye benzer bir şey yoktu. Tabela da yoktu. Biraz daha ilerleyince yolun ikiye ayrıldığını gördüm. Sağa ve sola doğru iki dar yol vardı yine. Sağ taraftan dört beş genç geliyordu. Ben yine sol tarafı seçtim ve yürüdüm. Az sonra karşıma şirin bir park çıktı. Parkta oturan genci yaşlısı küçük bir kalabalık var. Hemen sağ tarafta Şems-i Tebrizi Camii ve Külliyesi yazan bir bina. Binanın içi bomboş. Biraz çekiniyorum girmeye. Herkes neden dışarıda bekliyor, neden kimse girmiyor diye kafamdan geçirdim bir an ama camiye doğru yürümeye de devam ettim. İçeriye girdim ve Şems-i Tebrizi karşımdaydı.



- Hoş geldin Derviş, Ben de seni bekliyordum….
- Beni mi bekliyordun?
- Evet. Baksana, kimseyi içeri almadım, dışarıda ıoonlarca insan var ama hiç biri girmiyor. Bu tesadüf olabilir mi? Yıllar sonra seninle baş başa konuşmak istedim.
- Şaşırdım. Ben senle karşılaşacağımızı ve sohbet edeceğimizi tahmin etmiyordum.
- Ben hepsini biliyordum. Her şeyin bir zamanı vardır. O zamanı bekliyordum. Ben yirmi yıldır seni izliyorum. Senden gittim sanıyorsun ama aslında ben senden hiç gitmedim. Her an yanındaydım. Sadece sen beni göremiyordun o kadar. Sesimi duyma diye yirmi yıldır hiç konuşmuyordum. Sessizce yanı başında seni izliyordum.



- Uzun bir süre yirmi yıl. Peki neden bunca yıl bekledin konuşmak için.
- Bazı şeyleri zamana bırakmak gerekir.Zaman her şeyin en iyi ilacıdır. Yaraların iyileşmesi için de zamana ihtiyaç vardır meyvenin olgunlaşması için de. “Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı”. Bazı şeyleri kendin yaşayıp görmen gerekiyordu. Sen bunları yaşamadan Benim söyleyeceklerimi anlaman ve uygulaman imkansızdı.
- Anladım. Peki şimdi zamanı geldi mi? Seni anlayabilecek miyim?
- Tam emin değilim. Bence zamanı geldi ama bundan emin olmak için yaşayıp görmek lazım. Yani yine zamana bırakmamız gerekiyor.
- Anlaştık. Seni dinliyorum.
- “Ben”i değil “Sen”i dinle ve ne konuştuğunuzu bana da söyle.
- Beni mi dinleyeyim? İyi ama nasıl? Öğret bana.
- Sen zaten bunu biliyorsun. Her insan bunu bilir ama pek uygulamaz. Bir dene, sandığın kadar zor olmadığını göreceksin.
- peki, deneyeyim.

"Sevmek.." dedim.
"Yoluna ölmek" dedi.
"Yol ? " dedim.
"Alıp başını gitmek" dedi.

"Gitmek ?" dedim.
Bir "ahh" çekip, "Dostlardan ayrılmak" dedi.

"Dost ?" dedim.
Durdu, Bana baktı.
"Dost.." diye mırıldandı.
"Yüreğime nasıl koysam bilemediğim" dedi.

"Yürek ?" dedim.
"Dünyaları içine sığdıramadığım" dedi.

"Dünya?" dedim.
"Hayatın bir yüzü" dedi.

"Yüz?" dedim.
"Ardında ne gizli bilemediğim" dedi.

"Giz?" dedim.
"Hep çözmeye çalıştığım" dedi.

"Çalışmak ?" dedim.
"Bitmeyecek öykü" dedi.

"Öykü?" dedim.
"Binlercesini içimde gizliyorum" dedi.

"Gizlemek?" dedim.
"işte, her şeyin bitimi" dedi.

"Şey ?" dedim.
"sevda" dedi.

"sevda?" dedim.
"peşinden koştuğum" dedi.

"koşmak?" dedim.
"hayat bir maraton" dedi.

"hayat?" dedim.
"öyle kısa ki!" dedi.

"niçin kısa?" diye sordum.
"yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi.

"yaşanması gereken ne var? " diye sordum.
"aşk" dedi.

"kaç kere?" diye sordum.
"bin kere" dedi, "milyon kere"

"neden bir kere değil?" diye sordum.
"bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk" dedi.

"önce ona varsan olmaz mı?" diye sordum.
"keşke olsa" dedi, "ama önce yoğrulmak gerek"

"acı çekmek mi?" diye sordum.
"evet, aşk acısında yok olmak" dedi.

"yok olunca!" dedim.
"işte gerçek aşkı da o zaman yaşamaya başlarsın" dedi.

"gerçek aşk!" dedim.
"büyük o!" dedi.

Durdum. Durdum. Ve sustum!

"neden sustun?" diye sordu.

"yüreğim titredi sanki" dedim.

"neden?" diye sordu.

"bilmiyorum" dedim. "büyük o!"

"evet" dedi, "büyük o!"

"nerede?" diye sordum.
"her yerde" dedi.

"nasıl?" diye sordum.
"yüreğini aç" dedi.
"yüreğimi açmak!" dedim.
"bir tebessümle bak her şeye" dedi.

"tebessüm" dedim.
"her kapının anahtarı" dedi.

"kapı" dedim.
"girmeden bilemezsin" dedi.

"ya korku!" dedim.
"bilinmeyenden korkar insan" dedi.

"ben bilmiyorum" dedim.

"neyi?" diye sordu.

"ben'i" dedim.
"sen kimsin?" diye sordu.
"ben kimim?" diye sordum.
"sevgiyle beslenensin" dedi.
"kimin sevgisiyle?" diye sordum.

"büyük O'nun" dedi.
Durdum. Durdum. Yine sustum.

"kimsin?" diye sordum.
SENİM dedi…




- “Sen”i dinleyince “Ben”i anladın mı? dedi, Şems.
- Anladım dedim.
- “Vedalar canını sıkmasın. Yine buluşabilmek için bir ‘hoşçakal’ gereklidir.”
- Başka türlü bir yolu yok mu bunun? İlla bir “hoşcakal” şart mıydı?
- “İki kişi birbirlerini severde kavuşurlarsa,mutluluk olur, biri kaçar öbürü kovalarsa aşk olur, ikiside sever lakin birleşemezlerse işte o zaman efsane olur”...

Popüler Yayınlar