Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2013 Salı

TANRI'NIN MAHKEMESİ

"Bir adam ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış. Adam şaşkın, “Aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.” Tanrı gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur. Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.” demiş. Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak? ”Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş, “Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.” Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya. “Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı. “Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi.” diye karşı çıkmış adam. “Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.” demiş Tanrı. “Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam. “Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.” “Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam. “Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım.” demiş Tanrı. “Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.” “Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrı’m?” “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara.” diye gülmüş tanrı. “Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?"

19 Eylül 2013 Perşembe

TİLKİLİK BELGESİ

Günün birinde bir tilki, ormanda genç bir tavşanla karşılaşmış. “ Sen nesin?” diye sormuş tavşan. Tilki: “Ben tilkiyim ve canım isterse seni yiyebilirim” demiş. “peki tilki olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin?” diye sormuş tavşan. Tilki ne diyeceğini bilememiş, çünkü şimdiye kadar karşısına çıkan tavşanlardan hiçbiri ona böyle sorular sormamış, kaçmışlar.. Tavşan: “Tilki olduğuna dair yazılı bir kanıt gösterebilirsen sana inanırım” demiş. İnsan zihni de böyle işler. Yazılı bir şey gördüler mi hemen inanırlar. Yazılı ve basılı sözcüklerin insanlar üzerinde hipnotize edici bir etkisi vardır. Bu yüzden aptal gazetelere bile inanmaya devam ederler, çünkü yazılmış, basılmış bir şey bu, demek ki doğru olmalı diye düşünürler. Bu nedenledir ki yalan, sahte, uydurma ve ahmakça şeyler dolaşımda olmaya devam eder. Tilki doğru aslana koşup, ondan tilki olduğuna dair bir onay belgesi almış. Tavşanın beklediği yere geri dönüp belgeyi okumaya başlamış. Bu onu öylesine keyiflendirmiş ki, her paragrafın üzerinde dura dura, uzun uzun okumuş. Belgenin ana fikrini daha ilk satırlarda anlayan tavşan bir oyuktan içeri dalıp gözden kaybolmuş.. Tilki aslanın mağarasına geri dönmüş ve onu bir geyikle konuşurken bulmuş. Geyik: “Aslan olduğuna dair yazılı bir kanıt görmek istiyorum…” diyormuş. Aslan: “ Aç olmadığımda böyle bir şeyle uğraşmam gerekmez..Aç olduğumda ise yazılı şey görmene hiç gerek kalmaz.Zaten öğrenirsin…” Tilki aslana: “ Peki tavşan için bir belge almaya geldiğimde bunu bana niye söylemedin?.” diye sormuş. “Sevgili dostum” demiş aslan, “ belgeyi isteyenin bir tavşan olduğunu söyleseydin ya bana! Ben onu bazı sersem hayvanlara bu eğlenceyi öğreten ahmak insanoğlunun biri için sanmıştım.” Gerçek de böyledir. Onu görecek gözün varsa, anında görürsün. Gerçeğin kanıta ihtiyacı yoktur…

2 Mayıs 2012 Çarşamba

YALAN






İspanya'nın güneyinde Estepona isimli küçük bir kasaba da büyüdüm. 16 yaşındayken bir sabah babam benden kendisini araba ile 30 kilometre uzaktaki bir köye götürmemi istedi. Ancak onu Mijas'a götürdükten sonra arabayı bakım için yakındaki bir tamirhaneye bırakmam gerekiyordu.Araba kullanmayı daha yeni öğrenmiştim ve araba kullanmak için pek de fırsatım olmamıştı.Onun için bu teklifi hemen kabul ettim. Babamı Mijas'a götürdüm ve öğleden sonra saat dörtte onu almaya söz verdim. Sonra arabayı tamirhaneye bıraktım. Bir kaç saat vaktim vardı. Ben de tamirhanenin yakınında bir sinemada film izlemeye karar verdim. Fakat sinemada çok vakit geçirdiğimin farkında değildim. Saat altı olmuştu. Dolayısıyla iki saat geç kalmışım.

Babam,sinemaya gittiğimi öğrenirse bana kızabilirdi. Bir daha arabayı kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhane de arabanın işinin uzun sürdüğünü söylemeye karar verdim. Buluşacağımız yere vardığımda babamın köşede oturmakta olduğunu gördüm. Geç kaldığım için özür diledikten sonra ona arabanın işinin uzadığını söyledim. Bunun üzerine babamın bana nasıl baktığını asla unutamam.

Babam:

"Bana yalan söylediğin için çok üzüldüm Jason" dedi.

"Ne demek istiyorsun baba? Gerçeği söylüyorum" dedim.

Babam bana tekrar baktı.

"Sen geç kalınca tamirhaneyi aradım ve bir problem olup olmadığını sordum. Bana senin henüz arabayı almaya gelmediğini söylediler. Yani araba ile ilgili bir problem olmadığını biliyorum."

Birden ne kadar büyük bir suç işlediğimi anladım ve babama gerçeği itiraf ettim. Babam beni üzgün bir şekilde dinledi.

"Kızgınım;ama sana değil, kendime. Eğer sen bunca yıldan sonra bana yalan söyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamışım.Kendi babasına bile yalan söyleyebilen bir çocuk yetiştirmişim. Eve yürüyerek dönecek ve bu arada neyi yanlış yaptığımı düşüneceğim."

"Ama baba,eve 30 kilometre yol var ve hava karardı.O kadar yolu yürüyemezsin." dedim.

Babam ne özür dilemelerime, ne itirazlarıma , ne de diğer söyledilerime kulak astı.

Onu hayal kırıklığına uğratmıştım ve hayatımın en acı dersleriden birini almak üzereydim. Babam tozlu yollarda yürümeye başladı. Ben de arkasından araba ile onu izliyordum. Ondan özür diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Maalesef beni duymazdan geliyor ve üzgün bir şekilde yürümeye devam ediyordu. 30 kilometre boyunca 10 kilometre süratle onu takip ettim. Babamın hem bedensel hem de duygusal olarak bu kadar sıkıntı çekmesine şahit olmak hayatımın en üzücü ve acı veren dersi olmuştur. Aldığım bu dersten sonra asla yalan söylemedim...

18 Nisan 2012 Çarşamba

MAVİ GÜL EFSANESİ







Uzun çok uzun yıllar önce mutluluk ve güzellik içinde yaşayan bir topluluk varmış. Başarılı, sevecen,dürüst insanlarmış bunlar. Bu toplumu çekemeyen komşuları ise mutluluklarını bozmak için çeşitli planlar kurar dururlarmış. Amaçları ise kaleyi içten işgal etmekmiş. Hemen işe koyulmuşlar tabi. Kısa bir zaman sonra bu mutlu toplulukta isyanlar ve kavgalar başlamış. Bunu fırsat bilen diğer topluluklar ise hemen savaş açmışlar. Kendi iç savaşları yetmezmiş gibi birde, diğer toplumlarla yıllarca savaşıp iyice yılan bu insanlar göç etmeye karar vermiş. Savaştan arta kalanlar yollara düşmüşler huzuru bulmak için. Dolanıp durmuşlar. Ve bir gün bir tipinin ortasında kalmışlar. Ama ne tipi; tam 15 gün sürmüş. Bittiğinde ise bulundukları yerin dağlarla korunaklı bir yer olduğunu keşfetmişler. Güneşin güzel ışınları karlarda dans ederken, uzakta başını gökyüzüne kaldırmış duran MAVi bir gül görmüşler. Saatlerce bu güle bakıp hayal kurmuşlar. Bu gül onları öylesine etkilemiş ki, çiçeğin bir sihirli, bir gücü olduğuna inanmışlar. Nasıl inanmasınlar ki soğuk bir bölgede sıcağı seven bir gül duruyor. Bu çiçeğin onları koruyacağına inanmışlar ve oraya yerleşmeye karar vermişler. Yıllarca mesut yaşamışlar; eski güçlerine tekrar kavuşmuşlar bu bölgede. Tabi biricik gülleri de onları yalnız bırakmamış; her yıl ayni yerde ve zamanda çıkmaya başlamış. Ünleri yine tüm dünyayı sarsmaya başlayınca herkes şaşırıp kalmış bu işe. Gel zaman git zaman bir gün MAVİ gül çıkmamış. Hemen ertesinde ise o mutlu toplulukta kaybolmuş. Ticaret yapan kervanlar bir gün bu ülkeye gelince o topluluğu bulamamışlar. Kimse o güzel insanların ve gülün akıbetini çözememiş. O toplumdan ise sadece ağızdan ağza söylenen şu sözler kalmış :

" - Saflığın, Dürüstlüğün, Sevginin, Onurun, Mutluluğun, Özgürlüğün çiçeğidir Mavigül.

Bizler bu çiçek sayesinde sevgiye ve özgürlüğe ulaştık; Yaşamın gizemine eriştik... Şimdi ise mutluluğa eriyoruz..! Size bir armağanımız olacak. Mavi Gülü size de bırakacağız; Yaşamın anlamını öğrenmeniz için. Bu EFSANE ÇİÇEK dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda ortaya çıkarak sizi şaşırtacak. Onu görenler ise dünyanın en bahtiyar, en mutlu ve şanslı insanları olacaklar. "

İşte efsane böyle* inanıyoruz ki; herkesin hayalinde yaşattığı bir Mavi Gülü vardır. Mavi gül zerafetin ve sevginin simgesidir. sizde sevdiğinize sevginizin simgesi olan Gülü verin.. Mavi gül efsanesi, Sevginin ışığı yolunu aydınlatsın

9 Nisan 2012 Pazartesi

HÜZZAM MAKAMI






2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulu...nda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.
Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.

(Alıntı)

8 Nisan 2012 Pazar

ÖNYARGI 2






Genç ve güzel kadın evleneli bir kaç ay olmuştu....Eşini çok çok sevmişti ve ondan bir bebek bekliyordu.Ancak o çok sevdiği eşini kötü bir kazada kaybetmiş,karnındaki bebeğiyle koca dünyada yapayalnız kalmıştı...

Uzaklarda bir köyde yalnız yaşıyordu...Bir gün ormandan geçerken yaralı acı içinde feryad eden adeta yardım dileyen bir gelincik gördü....Onu yanına evine aldı ve yaralarını sardı...Yalnızlığını artık onunla paylaşıyordu...Her ne kadar gelincik evcil bir hayvan olmasa da kadına alışmış uysallaşmıştı.Hatta kadının peşinden ayrılmıyor,gözlerinin içine bakıyordu....Kadında zamanını gelincikle ilgilenerek geçiriyordu...


Günler aylar geçti ve genç kadın nihayet doğum yaptı...Dünya tatlısı bir bebeği olmuştu...Tüm zorluklara göğüs geriyor bebeğine en iyi şekilde bakmaya çalışıyordu..

Bir gün bebeğini evde bırakıp dışarı çıkması gerekti...İlk defa bunu yapacaktı ama başka şansı da yoktu.Bebeğini evde bıraktı ve işlerini halletmek için dışarı çıktı...


İşlerini bir an önce halledip evine bebesine koştu...
Ancak kapıda onu gelincik karşıladı.Gelinciğin ağzı ve pençeleri kan içindeydi...Kadın bir anda bebeğim dedi ve elindeki baltayla gelinciğe saldırdı.Vurdu vurdu vurdu..Gelinciği oracıkta parçalara ayırdı..

Tam o sırada içerden bir bebek ağlaması....
Hemen odaya koştu.Beşiğin içindeki bebeği ve yanında parçalanmış koca bir yılanı gördü....

6 Nisan 2012 Cuma

GERÇEK BİR OLAY







Bu olay 14Ekim 1998 tarihinde kıtalar arası bir uçuş sırasında gerçekleşti.

Zenci bir erkek yolcunun yanında süslü püslü bir kadın düşmüştü. Kadın hostesi çağırarak yanındakini aşağılayıcı bir eda ile yerinin değiştirilmesini

istedi. Çünkü kendisine antipatik gelen birisi ile yan yana oturmak istemiyordu.

Hostes tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta boş bir yer bulunup bulunmadığını araştıracağını söyledi.

Kadının konuşmasını dinleyen yolcular şaşkınlık ve tiksinti içindeydiler. Kadının terbiyesizliği bir yana birinci mevkide oturacağına da üzülüyorlardı.

Renginin özelliği dışında diğer erkeklerden görünüşte hiçbir farkı olmayan zavallı adamcağız ise sesini çıkarmamayı yeğledi.

Kadın tatmin olmuş görünüyordu, Zenci bir erkek yanında oturmayacaktı ve birinci mevkide gidecekti

Birkaç dakika sonra hostes geriye döndü ve kadına birinci mevkide bir tek boş yer olduğunu bildirdi. Ancak o yer için kaptan pilottan izin almıştı. Kaptan pilot “ Hiçbir yolcu sorun yaratan diğer bir yolcunun yanında oturmak zorunda değildir” deyerek gereken onayı vermişti.

Hostesin konuşmasını takip eden yolcuların kızgınlıkları biraz daha arttı. Kadın ise zafer kazanmış komutan gibiydi. Ayağa kalkmaya yeltenirken Hostes zenci kişiye dönerek “Beyefendi, sizi uçağın birini sınıfındaki yeni yerinize götürmem için lütfen beni takip eder misiniz? Uçak şirketimiz adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için sizden özür diliyor”

Yolcular kaptan pilotun ve hostesin bu güzel davranışını yürekten alkışladılar.

Kadın dersini almıştı. Zenci yolcu hostesi takip ederken kadın yolcu süklüm püklüm kimsenin yüzüne bakamıyordu.

Bu olay seyahat acentelerini ve uçak şirketlerini yeni tedbirler almağa sevk etti.

O yıl kaptan pilot ile hostes örnek davranışları yüzünden ödüllendirildiler.

Benzer durumlarla bir daha karşılaşmamak için kişilerin eğitilmeleri de gerekiyor. Bunun bilincinde olan yöneticiler aşağıda belirtilen sözleri seminer odalarının duvarlarına astırdılar.

“İnsanlar kendilerine ne söylendiğini unutabilirler

İnsanlar kendilerine ne yapıldığını da unutabilirler.

Ancak insanlar kendilerine nelerin hissettirildiğini hep hatırlaya gelmişlerdir.”

30 Mart 2012 Cuma

NASİPSE ...






Tarihi Semerkand şehrinden yola çıkmak üzere olan bir tacir, develerinden birinin sırtında semer olmadığını görünce, ilk gördüğü dükkandan içeri daldı. Dükkanın ustası namaz için mescide gittiğinden, işlerle çırak ilgilenmekte idi.

“Buyur beyim!”

“Bana acilen bir semer gerek”

“Hazırda semerim yok beyim, siz siparişinizi verin üç beş güne kadar hazır ederiz”

“Evladım senin ağzın ne söylüyor. Ben bugün yola çıkıyorum. Develerimden birinin sırtı boş. Neden boş gitsin hayvan. Ona bir semer vurmalyıım hmen..”

“İyi de beyim, hazırda yeni semerim yok.. Ben sana ne vereyim..”

“Fesübhanallah, Görmez misin kervan düzülmüş. Birazdan kervancıbaşının narasını duyarsın. Yola çıkacağız, hadi bak etrafına ve bana bir semer bul”

Semercinin çırağı ümitsizce sağa sola bakınırken, yıllardır tavanda asılı eski bir semere gözü ilişti.

“Bak efendi! Şu eski semer yıllardır orada asılı durur. Ne biz sattık, ne de almak isteyeni çıktı. Madem işin acele kırk para ver, al onu götür.”

Kervancının canı burnundaydı. Semerin iyisni kötüsünü, eskisini yenisini görecek hali mi vardı.

“Al parayı” dedi. “Al şu kırk parayıda ver bana o semeri”

Çırak o eski semeri iyi bir fiyata sattığı için sevinçli idi. Ustasına yaptığı bu karlı ticareti müjdelediğinde, kimbilir o da, ne kadar sevinecekti. TAcir, semeri aldığı gibi develerin yanına koştu. Az sonra semerci ustası dükkanına geldi.

“Selamunaleyküm”

“Aleykümselam usta! Sana iyi bir haberim var”

“De hele!”

“Şu tavana astığın eski semer var ya”

Ustanın gözü birden tavanda semerin asılı olduğu yere kaydı. Baktı semer yok, adamcağızın benizi oracıkta soluverdi. Dizlerini bir titreme aldı, dudaklarını da..

“Eee ne oldu evladım o semere”

“Bir kervancı geldi, tüccar bir adam. Aceleden semere ihtiyacı vardı. O eskidir işe yaramaz dediysem de dinletemedim. Kırk paraya sattım gitti..”

Usta olduğu yere çöktü. Meğer o semer adamcağızın kumbarası imiş. Senelerdir dişinden tırnağından arttırdığı altınları o semerin içinde saklarmış.

“Desene evladım, kırk yıllık mahsül kırk paraya gitti”

Çırak işin aslını astarını öğrenince, ustasından daha da üzüldü. Yaptığı hatanın kederinden ağlamaya, inleyip dövünmeye başladı. Usta olgun adamdı:

“Evladım üzülme böyle..” dedi. “Nasip ise gelir Hint’ten Yemeden’den. Nasip değil ise ne gelir elden..”

Aradan uzun bir vakit geçti. Ilık gölgelikli bir öğle vakti. O eski semeri kırk paraya alan tüccar, semerci dükkanının kapısında beliriverdi. Semer de yanında idi.

“Ben altı ay evvelisinde bu semeri sizden kırk paraya almış idim. Fakat yolda aklıma takıldı durdu. Bana bunu satan çırağın ustası acaba bu ticaretten razı geldi mi? Çırak benim acelem yüzünden ustasna soramamıştı. Ya usta bu alışverişten razı gelmedi ise ya çırağı azarlayıp cezalandırdı ise diye düşünüp durdum. İşte semeriniz, bunu geriye alın. BAna iyisinden yepisyeni bir semer yapın.”

Çırak ve usta birbirlerinin yüzlerine baktılar. Her ikisinin de aklından aynı şeyler geçiyordu:

“Nasip ise gelir Hint’ten Yemeden’den. Nasip değil ise ne gelir elden.”

23 Mart 2012 Cuma

ANA KUZUSU







Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran onüç onbeş yaşlarında gence:

- Safı doldur evlad, dedi. Gel yanıma.

Çocuk mahcup bir ifadeyle:

- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.

Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:

- Ne o, dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?

Ve öfkeyle devam etti:

- Anne kuzusu, ne olacak…

Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cumasını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam söylediklerinden çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:

- Sana anne kuzusu dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Ağzımdan kaçtı işte…

Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:

- Söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefat ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da…

14 Mart 2012 Çarşamba

GÖZLERİ SİHİRLE AÇILAN KIZ







Arkadaşım Whit profesyonel bir sihirbazdı. Los Angeles'da bir restoran, müşteriler yemek yerken masalarına gidip sihirbazlık yapması için onu işe almıştı. Bir akşam bir ailenin masasına gidip kendini tanıttıktan sonra bir deste iskambil kağıdı çıkartıp gösterisini yapmaya başladı. Masada oturan küçük kıza dönüp bir kâğıt seçmesini istedi. Babası ona kızı Wendy'nin gözlerinin görmediğini söyledi.

Whit "Olsun" dedi. "Kendi isterse ona yine de bir numara yapabilirim." Kıza dönüp sordu:

"Wendy, bir numara göstermeme yardım etmek ister misin?"

Kız biraz utangaç omuzlarını silkti ve "İsterim" dedi.

Whit masada kızın karşısında oturdu ve "Şimdi sana bir iskambil kâşıdı göstereceğim Whend. Bu kağıt kırmızı yada siyah olacak. Senden psişik güçlerini kullanmanı ve kâğıdın kırmızı mı, siyah mı olduğunu bana söylemeni istiyorum, tamam mı ?" Wendy başıyla olumladı.

Whit sinek papazını gösterdi ve sordu "Wendy, bu kağıt kırmızı mı, siyah mı ?"

Kız bir an düşündükten sonra "Siyah" yanıtını verdi. Aile gülümsedi.

Whit kupa yedilisini kaldırıp gösterdi. "Bu kâğıt kırmızı mı, siyah mı ?"

Wendy "Kırmızı" dedi.

Sonra Whit bir kâğıt daha, bu sefer karo üçlüsünü çıkardı. "Kırmızı mı, siyah mı?"

Wendy hiç duraksamadan "Kırmızı" dedi.

Aile fertleri biraz asabi gülümsediler. Whit, Wendy'e üç kâğıt daha gösterdi ve Wendy üçünün de rengini bildi. İnanılmaz bir biçimde altıda altı yapmıştı! Ailesi onun bu kadar şanslı olduğuna inanmıyordu.

Yedinci kâğıtta, Whit kupa beşlisini kaldırıp "Wendy, bu sefer bana kâğıdın hangi gruptan, yani kupa mı, karo mu sinek mi, maça mı olduğunu ve değerini de söylemeni istiyorum" dedi.

Wendy bir an düşündükten sonra "Kupa beşlisi" dedi.

Aile fertlerinin soluğu kesilmiş, hepsi şaşkına dönmüştü.

Wendy'nin babası Whit'e "Numara mı yapıyorsunuz, yoksa bu bir tür sihirbazlık mı ?" diye sordu.

Whit "Bunu Wendy'ye sormalısınız" yanıtını verdi.

Babası "Wendy, bunu nasıl yaptın?" dedi. Wendy gülümsedi ve "Bu sihir!" diye yanıtladı.

Whit, aile fertleriyle tokalaştı, Wendy'ye sarıldı ve kartvizitini bıraktıktan sonra masadan ayrıldı. Bu aile için hiç unutamayacakları sihirli bir an yaratmıştı.

Elbette sorun, Wendy'nin kâğıtların rengini nasıl bildiğiydi. Whit onu daha önce hiç görmemişti, öyleyse hangi kâğıtların kırmızı, hangilerinin siyah olduğunu ona söylemiş olamazdı. Wendy de görme özürlü olduğu için Whit'in gösterdiği kâğıtların rengini ya da değerini bilmesi olanaksızdı. Öyleyse bu nasıl olmuştu ?

Whit, bu sihirli anı hızlı düşünerek ve gizli bir şifre kullanarak yaratmıştı. Whit meslek yaşamının başlarında iki kişi arasında sözsüz iletişim sağlamak için bir ayak şifresi geliştirmişti. Bu şifreyi yaşamında daha önce hiç kullanmamıştı.

Masada Wendy'nin karşısında oturup ona "Şimdi sana bir iskambil kâğıdı göstereceğim, Wendy. Bu Kâğıt kırmızı mı ya da siyah mı olacak" dediğinde masanın altından kızın ayağına "kırmızı" derken iki kere, "siyah" derken de bir kere vurmuştu, Wendy'nin kendisini anladığından emin olmak için "Senden Psişik güçlerini kullanmanı ve kâğıdın kırmızı mı (iki vuruş), siyah mı (tek vuruş) olduğunu bana söylemeni istiyorum, tamam mı ?" diyerek gizli sinyali yinelemişti. Kız başıyla olumlayınca söylediklerini anladığından ve onunla bu numarayı yapacağından emin olmuştu. Whit "Tamam mı ?" diye sorduğunda, aile onun sözlü yönergeleri kastettiğini sanmıştı.

Peki Whit kupa beşlisini nasıl anlatmıştı ? Çok açık. Beşliyi Anlatmak için kızın ayağına beş kez vurmuştu. Kâğıdın kupa mı, maça mı, sinek mi, yoksa karo mu olduğunu sorduğu sırada da "kupa" derken yine ayağına dokunmuştu.

Bu öyküdeki asıl sihir, olayın Wendy üzerinde bıraktığı etkiydi. Hem birkaç dakikalığına da olsa ailesinin önünde kendini özel hissetmiş, hem de aile, arkadaşlarına onun şaşırtıcı "psişik" yaşantısını anlatırken evin yıldızı olmuştu.

Olaydan birkaç ay sonra Whit, Wendy'den bir paket aldı. Pakette görme özürlüler için bir deste iskambil kâğıdı ve bir mektup vardı. Mektupta Wendy, kendini gerçekten özel hissetmesine yardım ettiği ve birkaç dakikalığına da olsa "görmesini" sağladığı için Whit'e teşekkür ediyordu. Sürekli sordukları halde bu numarayı ailesine hâlâ anlatmadığını söylüyordu. Mektubunu, Whit'e, görme özürlüler için yeni numaralar geliştirebilmesi için bir deste özel kâğıt gönderdiğini söyleyerek bitiriyordu.

12 Mart 2012 Pazartesi

AYNA






Doğu ülkelerinden birinde yüksek bilinç öğretilerinin verildiği Zen Dergahı' nda, öğretisi tamamlanmış birine törenle bir kitap armağan edilir.

Kitabı alan kişi, sayfaları açar bakar ve yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle çevresine, gördüğünden ötürü oluşan hayretini yansıtır. Bu töreni izleyen yeni öğrencilerden biri kitabın bu kişide yarattığı şaşkınlıktan ötürü içindekini merak eder.

Ancak, tüm çabalarına karşın kitabın içindekilerini öğrenemez. Öğreti bitmeden, bu kitaba el sürmek olanağı olmadığını kendisine anlatırlar.

Çaresiz dayanmış, öğretileri yutarcasına beynine katmaya, benimsemeye çabalamış dergahın yeni öğrencisi…

Sonuçta beklediği gün gelip çatmış. Mezun olurken tören düzenlenmiş ve kendisine o kitabın bir eşi armağan olarak sunulmuştur.

Yıllardır, törende alacağı kitabın içindekileri merakla bekleyen bu öğrenci kitabı aldığı halde açmıyor her nedense artık içindekileri merak etme gereği duymuyormuş! Çünkü, öğrendiklerinin dışında yer yüzünde önemli hiçbir bilginin olmadığını düşünüyormuş.
Ancak, kitabı ona armağan eden hocası üsteleyince açıp bakmış… bakmış ki ne görsün; kitap, içinde ayna bulunan iki yapraktan ibaret!

Sayfalar arasında yazı yerine aynada kendisini görünce olanı kavramış öğrenci… meğerse, bunca yıldır öğrendiği yalnızca kendisiymiş.

Bu öyküde de anlatıldığı gibi insan bir evrendir, ne varsa kendindedir.

8 Mart 2012 Perşembe

FESİN PÜSKÜLÜ






Arkadaşları, yeni evli gence, bir çay sohbetinde: “Sen evleneli neredeyse bir sene oldu, ama maşallah sizin evden çıt çıkmıyor, siz hiç tartışmaz mısınız?” diye sorarlar.

“Hayır” diye cevaplar yeni evli genç ve ilave eder: “Akşam işten geldiğimde, kapı açılınca hanıma şöyle bir bakarım. Eğer hanım, eteğinin ucunu belinde topladıysa bilirim ki hanımın günü iyi geçmemiş ve havası yerinde değil. Hiç ekmek, yemek sormadan usulca mutfağa süzülür, aceleyle birkaç lokma atıştırır ve ortalıktan toz olurum. Olur ya bazen de benim asabım bozuk olur. O zaman fesin püskülünü her zamankinin aksine soldan sarkıtırım. O da bunu görür, asabi olduğumu anlar ve hiç sesini çıkarmaz, hemen yemeğimi, çayımı hazır eder. Etrafımda pervane gibi döner. Bu nedenle biz hiç kavga etmeyiz.”

Dinleyenlerden biri: “Peki birader, kapı açıldı, yenge eteğin ucunu belinde toplamış, sen de fesin püskülünü soldan sarkıtmışsın. İki taraf da asabi, o zaman ne olacak?” diye sormuş.

Ötekiler de “Hah! Şimdi ne olacak?” demiş.

Genç gülümsemiş. “Bundan kolay ne var, fesin püskülünü hafif bir fiskeyle soldan sağa atarım” demiş.

24 Ocak 2012 Salı

GÖZYAŞI





Zamanın birinde bir kız varmış. Sürekli ağlayan. Gözünden gözyaşı hiç eksik olmazmış. Ne derdi ne sıkıntısı varmış ama ağlarmış işte.... Kimse nedendir bilmezmiş.
Bir gün kapı çalmış. Ama kapıda kimsecikler yokmuş. Kapının önünde yalnızca bir kavanoz. Etrafa bakınmış kimseyi görememiş. Almış içeri kavanozu. Gözleri yaşlı açmış kapağını. İçinde turuncu bir balık görmüş. Tam o sırada gözlerinden bir damla gözyaşı damlamış kavanoza. Balık birden kıpırdanmaya başlamış. Daracık kavanozun içinde oradan oraya dönmüş durmuş. Kız anlam vermemiş neler olduğuna. Daha çok ağlamaya başlamış. Üzülmüş balığın haline. Ağladıkça damlalar kavanoza dökülmüş. Balığın rengi morarmaya başlamış. Sonra anlamış gözyaşlarının küçük balığı zehirlediğini. Hemen gidip suyu değiştirmiş. Balık tekrar canlanmış eski haline geri dönmüş.
Aradan günler geçmiş. Kız balığına şarkılar söylemiş durmadan. Dertleşmiş derdini anlatmış. Balık dinlemiş. Ama ağlamamış hiç. Balığım ölmesin diye. İçine akıtmış gözyaşlarını. O kadar çok sevmiş ki küçük balığı hiç ağlayamamış, hiç belli edememiş.
Ama günler geçtikçe kız hastalanmaya başlamış. Rengi solmuş. Halsiz kalmış. Kimse ne olduğunu anlayamamış.
Ama kimse bilememiş, içine akıttığı gözyaşlarının kendisini zehirlediğini. Asıl ağlarken daha mutlu olduğunu, zehrini böyle dışarı akıttığını kimse öğrenememiş. Ondan geriye kalan yalnızca turuncu bir balık kalmış....

.....Simdi...Sence....???
Daha mı değerliydi uğruna gözyaşlarımızı sakladığımız, kendimizi zehirlemek daha mı kolay, saklanmak, kaçmak çözüm mü? Daha mı değerli turuncu balıklar? Daha mı değerli kendi hayatımızdan?

Bence....
Durma ağla. Durma akıt gözyaşlarını. Dök içindekileri, bırak gitsin gidenler. Bırak ölsün balıklar, bırak kırılsın kavanoz. Elbet bir balık var gözyaşlarında canlanacak, elbet bir kavanoz var gözyaşlarından kırılmayacak. Elbet bir balık var seni ağlatmayacak, gözyaşlarını dindirecek, senin sesinle konuşacak.
Gözyaşlarında bir sorun yok. Kapında bile olsa, tek mesele yanlış balık, yanlış kavanoz. Ya da yanlış zaman yanlış insan...
Alıntı

30 Aralık 2011 Cuma

VERESİYE DEFTERİ





Muallim Ahmet Rıfkı..
Yıl 1915...
Çanakkale'de kızılca kıyametin koptuğu günler...
Aylardan Mayıs...
Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten
içeri girer.
Selâm verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selâma karşılık vermezler!..
Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır.
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; "-Hocam, mahallemizde
eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale'ye gönüllü gittiler, ama siz
hâlâ buradasınız! Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor,
söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim
ne işe yarar?"
Muallim yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.
Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.
Ahmet Rıfkı'nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanımdır ve
Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.
Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.
Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil
Efendiye uğrar ve şöyle der:
"Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan
düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim, anamı iaşesiz
bırakma! Kısmetse dönüşte borcumu öderim!"
Çeşitli cephelerde savaşa katılır.
19 Aralık 1915 günü şehit olur...
Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım
olduğundan hâdiseyi tevekkülle karşılar.
Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.
"Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu
yatmasın!" der.
Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir:
"Ayşe Hanım, sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir
de hesabı o çıkarsın!"
Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah'la birlikte dükkâna gider.
Selâhaddin Adil Efendi, "Ahmet Rıfkı" bölümünü açarak veresiye
defterini Gülşah'ın önüne koyar!
Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış
satırları gösterir.
Şöyle yazıyordur defterde:
"Bu hesap Ahmet Rıfkı'nın kanıyla ödenmiştir, vesselam!"

28 Aralık 2011 Çarşamba

Dostluk Ateşi






'Bir zamanlar Ali adında, fakir ama çok cesur bir adam vardı. Zengin ve yaşlı tüccar Ammar için çalışıyordu. Bir kış gecesi Ammar şöyle dedi: 'Kimse böyle bir geceyi dağın tepesinde, battaniyesiz ve yiyeceksiz geçiremez. Ama sizin paraya ihtiyacınız var ve eğer aranızdan bunu başarabilecek biri çıkarsa ona büyük bir ödül vereceğim. Eğer başaramazsa, o zaman 30 gün boyunca para almadan çalışacak.' Ali bu teklife cevap verdi: 'Yarın bu sınavı vereceğim!' Ama tüccarın dükkanından ayrıldıktan sonra Ali dışarıda buz gibi bir rüzgar estiğini gördü ve içini bir korku kapladı. Bunun üzerine en yakın arkadaşı Aydi'ye böyle bir iddiayı kabul etmekle delilik edip etmediğini sormaya karar verdi. Aydi onu dinledikten sonra bir süre düşünüp cevapladı: 'Ben sana yardım edeceğim. Yarın dağın tepesine çıktığında tam karşıya bak. Ben de seninkinin hemen karşısındaki dağın tepesinde olacağım ve bütün geceyi senin için yakacağım ateşin başında oturarak geçireceğim. Ateşe bak ve dostluğumuzu düşün -bu seni sıcak tutacaktır. Geceyi başarıyla geçireceksin, sonrasında ise ben senden bunun karşılığında bir şey isteyeceğim.' Ali iddiayı kazandı, para ödülünü aldı ve arkadaşının evine gitti: 'Benden bir karşılık istediğini söylemiştin' dedi. Aydi arkadaşını omuzlarından tuttu ve 'Evet, ama istediğim para değil' diye devam etti; 'Bana söz vermeni istiyorum, ne zaman benim hayatımda buz gibi rüzgarlar esse dostluk ateşini benim için yakacaksın.''

12 Aralık 2011 Pazartesi

YÜK




YÜK...
Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol... Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.." Nitekim çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!... "Ne molası dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..." Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu ondan kuvvetli olduğumu bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu oturdu dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... "Yükünü indirip sen de dinlen" demesine aldırmadım ona daha çok kızdım... Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde Uçuşan kara karasinekler sustu çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz. " Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yılların hamalıyım dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu anlattığım bu insanlara ait...Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz"altında ezilmek" değil!. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara aman ha kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz bugünü yarına taşımak bugünün altında yok olmak değil. Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var taşıdıklarımızı bekleyenler var... Okumanız bitince işi-gücü bırakın ve 10–15 saniye düşünün; bu kadar çırpınmanın sonunda çevremizde bir kişiyi dahi mutlu edemiyorsak bir sorun var demektir. Bazen bize küçük gelen ayrıntılar; karşımızdakini ömrünün sonuna kadar mutlu edebiliyor....

3 Kasım 2011 Perşembe

SARHOŞ






Bir gece bir genç kör kütük sarhoş olur.
Yola koyulur.
Hz. Mevlana'nın hayır duasını almak için.

Geceymiş geç saatmiş dinlemez.
... Evin kapısına gelir ve kapıyı çalar.
Hz. Mevlana'nın talebeleri kapıyı açarlar.
Gence ne istediğini sorarlar.
Genç:
"Mevlana'nın hayır duasını almak için geldim" der.
Talebeleri:
"Şuanda hocamız istirahat halinde ve saat çok geç.
Daha sonra gel"derler.
Genç ısrar eder ve illa onun hayır duasını şimdi alıcam gitmem der.
İnat eder ve gitmez.
Hz. Mevlana gürültüleri duyar ve uyanır.
Gelir kapıya ve "Ne oluyor, nedir bu gürültü" der.
Talebeleri cevap verir:
"Efendim sizin hayır duanızı almak için gelmiş bu sarhoş bizde istirahatte olduğunuzu ve daha sonra gelmesini söyledik" derler.
Mevlana şu cevabı verir talebelerine:
O gecenin bu vaktinde bizim yolumuzu bulmuş gelmişken, hem de kör kütük sarhoşken, siz hangi ayık kafayla onu geri göndermek istersiniz!....

23 Ekim 2011 Pazar

Dört Kapı






Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;

"-Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"-Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.

...

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.

Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.

Mevlana; "-İşte sana istediğin örnekler....

Birinci, şeriat kapısını geçmiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.

Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile..."

22 Ekim 2011 Cumartesi

Dil ve Kalp





Lokman Hekim, bir çırağıyla ava çıkmıştı, uzun yoldan evine döneceği sırada bir kabile reisi bu meşhur hekimi misafir etmek istedi.
Lokman Hekim, nasıl beden dilinden anlıyorsa öyle de gönül ve ruh dilinden anlıyordu. Kırmadı kabile reisini. O gece misafir kaldılar. En semiz koyunlardan biri kesildi. Yemek için harekete geçildi. O sırada Lokman Hekim, çırağını imtihan etmek istedi:
- Getir bakayım bana koyunun en temiz iki organını.
Çırak gitti koyunun kalbini ve dilini getirdi.
Lokman: “Aferin!” dedi, tam isabet. Bir canlının en temiz iki organı kalbi ve dilidir.”
Yediler, içtiler, şükrettiler. Sabah olduğunda da her misafirin yaptığı gibi, yola revan oldular.
Ne var ki yol kısa değil, Lokman aslında ava çıkmış gibi görünüyor; ama bu av sıradan bir yiyecek bulma avı değil. Hekimlik yolunda yeni bitkiler, ilaçlar bulma yolculuğu…
Akşama yakın bir saatte bir başka kabile reisi de Lokman Hekim’e misafir olması için ısrar etti.
İmkân varsa, davete icabet etmeli. Lokman Hekim de öyle yaptı. Yine akşam ve daha semiz bir koyun kesildi. Bu seferki imtihan daha zorluydu.
Lokman, çırağına: “Haydi şimdi de koyunun en pis iki organını getir bana.” dedi.
Çırak gitti, bir süre sonra yine kalp ve dille dönüp geldi.
Uzattı kalp ve dili Lokman Hekim’e. İşte efendim, dedi, bir canlının en pis iki organı.
Lokman: “Aferin dedi, sen sadece görünen, duyulan bilgilerle değil; aynı zamanda marifetle de donatmışsın kendini. Gerçekten de kalp ve dil, bir canlının hem en temiz, hem de en pis organlarıdır.”

16 Ekim 2011 Pazar

Padişah ve iki köle






Bir gün padişah iki tane köle satın aldı. Kölelerden biri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyordu. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyordu.

Padişah o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşının kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirterek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini istedi. Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Padişah ne yaptıysa bir türlü o köleye arkadaşı hakkında kötü bir söz . söyletemedi.

Nihayet ikinci köle hamamdan geldi. Padişah onu da sınamak için huzuruna çağırdı. Onu övücü sözler söyledi.
...
“Sıhhatler olsun ne kadar zarif ve latif olmuşsun. Keşke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne . olurdu.” dedi ve onu da diğer köle gibi denemek istedi.

Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkında kötü şeyler sayıp dökmeye başladı.

Biraz konuştuktan, arkadaşının kötülüklerinden bahsettikten sonra padişah onu susturdu:

- “Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güzel huylu kölenin emrindesin haydi git.” dedi.
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2013 Salı

TANRI'NIN MAHKEMESİ

"Bir adam ölmüş ve öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış. Adam şaşkın, “Aman Tanrım, bu nasıl oluyor? Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor.” Tanrı gülümsemiş, “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için sizi yargılamak kendimi yargılamak olur. Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala. Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.” demiş. Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak? ”Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş, “Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.” Adam bir süre düşünmüş, “Peki, cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya. “Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de dünyadan başka yerde değil.” demiş Tanrı. “Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi.” diye karşı çıkmış adam. “Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır.” demiş Tanrı. “Peki dünyaya döndüğümde doğru yola görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam. “Ben bunun için siz insanların içine “vicdan” denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.” “Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam. “Hem size şah damarınızdan daha yakınım, hem de düşman olduğunuz kadar sizden uzağım.” demiş Tanrı. “Çünkü düşmanlarınız da Ben’im. Siz de Ben’im.” “Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrı’m?” “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara.” diye gülmüş tanrı. “Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?"

19 Eylül 2013 Perşembe

TİLKİLİK BELGESİ

Günün birinde bir tilki, ormanda genç bir tavşanla karşılaşmış. “ Sen nesin?” diye sormuş tavşan. Tilki: “Ben tilkiyim ve canım isterse seni yiyebilirim” demiş. “peki tilki olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin?” diye sormuş tavşan. Tilki ne diyeceğini bilememiş, çünkü şimdiye kadar karşısına çıkan tavşanlardan hiçbiri ona böyle sorular sormamış, kaçmışlar.. Tavşan: “Tilki olduğuna dair yazılı bir kanıt gösterebilirsen sana inanırım” demiş. İnsan zihni de böyle işler. Yazılı bir şey gördüler mi hemen inanırlar. Yazılı ve basılı sözcüklerin insanlar üzerinde hipnotize edici bir etkisi vardır. Bu yüzden aptal gazetelere bile inanmaya devam ederler, çünkü yazılmış, basılmış bir şey bu, demek ki doğru olmalı diye düşünürler. Bu nedenledir ki yalan, sahte, uydurma ve ahmakça şeyler dolaşımda olmaya devam eder. Tilki doğru aslana koşup, ondan tilki olduğuna dair bir onay belgesi almış. Tavşanın beklediği yere geri dönüp belgeyi okumaya başlamış. Bu onu öylesine keyiflendirmiş ki, her paragrafın üzerinde dura dura, uzun uzun okumuş. Belgenin ana fikrini daha ilk satırlarda anlayan tavşan bir oyuktan içeri dalıp gözden kaybolmuş.. Tilki aslanın mağarasına geri dönmüş ve onu bir geyikle konuşurken bulmuş. Geyik: “Aslan olduğuna dair yazılı bir kanıt görmek istiyorum…” diyormuş. Aslan: “ Aç olmadığımda böyle bir şeyle uğraşmam gerekmez..Aç olduğumda ise yazılı şey görmene hiç gerek kalmaz.Zaten öğrenirsin…” Tilki aslana: “ Peki tavşan için bir belge almaya geldiğimde bunu bana niye söylemedin?.” diye sormuş. “Sevgili dostum” demiş aslan, “ belgeyi isteyenin bir tavşan olduğunu söyleseydin ya bana! Ben onu bazı sersem hayvanlara bu eğlenceyi öğreten ahmak insanoğlunun biri için sanmıştım.” Gerçek de böyledir. Onu görecek gözün varsa, anında görürsün. Gerçeğin kanıta ihtiyacı yoktur…

2 Mayıs 2012 Çarşamba

YALAN






İspanya'nın güneyinde Estepona isimli küçük bir kasaba da büyüdüm. 16 yaşındayken bir sabah babam benden kendisini araba ile 30 kilometre uzaktaki bir köye götürmemi istedi. Ancak onu Mijas'a götürdükten sonra arabayı bakım için yakındaki bir tamirhaneye bırakmam gerekiyordu.Araba kullanmayı daha yeni öğrenmiştim ve araba kullanmak için pek de fırsatım olmamıştı.Onun için bu teklifi hemen kabul ettim. Babamı Mijas'a götürdüm ve öğleden sonra saat dörtte onu almaya söz verdim. Sonra arabayı tamirhaneye bıraktım. Bir kaç saat vaktim vardı. Ben de tamirhanenin yakınında bir sinemada film izlemeye karar verdim. Fakat sinemada çok vakit geçirdiğimin farkında değildim. Saat altı olmuştu. Dolayısıyla iki saat geç kalmışım.

Babam,sinemaya gittiğimi öğrenirse bana kızabilirdi. Bir daha arabayı kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhane de arabanın işinin uzun sürdüğünü söylemeye karar verdim. Buluşacağımız yere vardığımda babamın köşede oturmakta olduğunu gördüm. Geç kaldığım için özür diledikten sonra ona arabanın işinin uzadığını söyledim. Bunun üzerine babamın bana nasıl baktığını asla unutamam.

Babam:

"Bana yalan söylediğin için çok üzüldüm Jason" dedi.

"Ne demek istiyorsun baba? Gerçeği söylüyorum" dedim.

Babam bana tekrar baktı.

"Sen geç kalınca tamirhaneyi aradım ve bir problem olup olmadığını sordum. Bana senin henüz arabayı almaya gelmediğini söylediler. Yani araba ile ilgili bir problem olmadığını biliyorum."

Birden ne kadar büyük bir suç işlediğimi anladım ve babama gerçeği itiraf ettim. Babam beni üzgün bir şekilde dinledi.

"Kızgınım;ama sana değil, kendime. Eğer sen bunca yıldan sonra bana yalan söyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamışım.Kendi babasına bile yalan söyleyebilen bir çocuk yetiştirmişim. Eve yürüyerek dönecek ve bu arada neyi yanlış yaptığımı düşüneceğim."

"Ama baba,eve 30 kilometre yol var ve hava karardı.O kadar yolu yürüyemezsin." dedim.

Babam ne özür dilemelerime, ne itirazlarıma , ne de diğer söyledilerime kulak astı.

Onu hayal kırıklığına uğratmıştım ve hayatımın en acı dersleriden birini almak üzereydim. Babam tozlu yollarda yürümeye başladı. Ben de arkasından araba ile onu izliyordum. Ondan özür diliyor ve arabaya binmesini rica ediyordum. Maalesef beni duymazdan geliyor ve üzgün bir şekilde yürümeye devam ediyordu. 30 kilometre boyunca 10 kilometre süratle onu takip ettim. Babamın hem bedensel hem de duygusal olarak bu kadar sıkıntı çekmesine şahit olmak hayatımın en üzücü ve acı veren dersi olmuştur. Aldığım bu dersten sonra asla yalan söylemedim...

18 Nisan 2012 Çarşamba

MAVİ GÜL EFSANESİ







Uzun çok uzun yıllar önce mutluluk ve güzellik içinde yaşayan bir topluluk varmış. Başarılı, sevecen,dürüst insanlarmış bunlar. Bu toplumu çekemeyen komşuları ise mutluluklarını bozmak için çeşitli planlar kurar dururlarmış. Amaçları ise kaleyi içten işgal etmekmiş. Hemen işe koyulmuşlar tabi. Kısa bir zaman sonra bu mutlu toplulukta isyanlar ve kavgalar başlamış. Bunu fırsat bilen diğer topluluklar ise hemen savaş açmışlar. Kendi iç savaşları yetmezmiş gibi birde, diğer toplumlarla yıllarca savaşıp iyice yılan bu insanlar göç etmeye karar vermiş. Savaştan arta kalanlar yollara düşmüşler huzuru bulmak için. Dolanıp durmuşlar. Ve bir gün bir tipinin ortasında kalmışlar. Ama ne tipi; tam 15 gün sürmüş. Bittiğinde ise bulundukları yerin dağlarla korunaklı bir yer olduğunu keşfetmişler. Güneşin güzel ışınları karlarda dans ederken, uzakta başını gökyüzüne kaldırmış duran MAVi bir gül görmüşler. Saatlerce bu güle bakıp hayal kurmuşlar. Bu gül onları öylesine etkilemiş ki, çiçeğin bir sihirli, bir gücü olduğuna inanmışlar. Nasıl inanmasınlar ki soğuk bir bölgede sıcağı seven bir gül duruyor. Bu çiçeğin onları koruyacağına inanmışlar ve oraya yerleşmeye karar vermişler. Yıllarca mesut yaşamışlar; eski güçlerine tekrar kavuşmuşlar bu bölgede. Tabi biricik gülleri de onları yalnız bırakmamış; her yıl ayni yerde ve zamanda çıkmaya başlamış. Ünleri yine tüm dünyayı sarsmaya başlayınca herkes şaşırıp kalmış bu işe. Gel zaman git zaman bir gün MAVİ gül çıkmamış. Hemen ertesinde ise o mutlu toplulukta kaybolmuş. Ticaret yapan kervanlar bir gün bu ülkeye gelince o topluluğu bulamamışlar. Kimse o güzel insanların ve gülün akıbetini çözememiş. O toplumdan ise sadece ağızdan ağza söylenen şu sözler kalmış :

" - Saflığın, Dürüstlüğün, Sevginin, Onurun, Mutluluğun, Özgürlüğün çiçeğidir Mavigül.

Bizler bu çiçek sayesinde sevgiye ve özgürlüğe ulaştık; Yaşamın gizemine eriştik... Şimdi ise mutluluğa eriyoruz..! Size bir armağanımız olacak. Mavi Gülü size de bırakacağız; Yaşamın anlamını öğrenmeniz için. Bu EFSANE ÇİÇEK dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda ortaya çıkarak sizi şaşırtacak. Onu görenler ise dünyanın en bahtiyar, en mutlu ve şanslı insanları olacaklar. "

İşte efsane böyle* inanıyoruz ki; herkesin hayalinde yaşattığı bir Mavi Gülü vardır. Mavi gül zerafetin ve sevginin simgesidir. sizde sevdiğinize sevginizin simgesi olan Gülü verin.. Mavi gül efsanesi, Sevginin ışığı yolunu aydınlatsın

9 Nisan 2012 Pazartesi

HÜZZAM MAKAMI






2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulu...nda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.
Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.

(Alıntı)

8 Nisan 2012 Pazar

ÖNYARGI 2






Genç ve güzel kadın evleneli bir kaç ay olmuştu....Eşini çok çok sevmişti ve ondan bir bebek bekliyordu.Ancak o çok sevdiği eşini kötü bir kazada kaybetmiş,karnındaki bebeğiyle koca dünyada yapayalnız kalmıştı...

Uzaklarda bir köyde yalnız yaşıyordu...Bir gün ormandan geçerken yaralı acı içinde feryad eden adeta yardım dileyen bir gelincik gördü....Onu yanına evine aldı ve yaralarını sardı...Yalnızlığını artık onunla paylaşıyordu...Her ne kadar gelincik evcil bir hayvan olmasa da kadına alışmış uysallaşmıştı.Hatta kadının peşinden ayrılmıyor,gözlerinin içine bakıyordu....Kadında zamanını gelincikle ilgilenerek geçiriyordu...


Günler aylar geçti ve genç kadın nihayet doğum yaptı...Dünya tatlısı bir bebeği olmuştu...Tüm zorluklara göğüs geriyor bebeğine en iyi şekilde bakmaya çalışıyordu..

Bir gün bebeğini evde bırakıp dışarı çıkması gerekti...İlk defa bunu yapacaktı ama başka şansı da yoktu.Bebeğini evde bıraktı ve işlerini halletmek için dışarı çıktı...


İşlerini bir an önce halledip evine bebesine koştu...
Ancak kapıda onu gelincik karşıladı.Gelinciğin ağzı ve pençeleri kan içindeydi...Kadın bir anda bebeğim dedi ve elindeki baltayla gelinciğe saldırdı.Vurdu vurdu vurdu..Gelinciği oracıkta parçalara ayırdı..

Tam o sırada içerden bir bebek ağlaması....
Hemen odaya koştu.Beşiğin içindeki bebeği ve yanında parçalanmış koca bir yılanı gördü....

6 Nisan 2012 Cuma

GERÇEK BİR OLAY







Bu olay 14Ekim 1998 tarihinde kıtalar arası bir uçuş sırasında gerçekleşti.

Zenci bir erkek yolcunun yanında süslü püslü bir kadın düşmüştü. Kadın hostesi çağırarak yanındakini aşağılayıcı bir eda ile yerinin değiştirilmesini

istedi. Çünkü kendisine antipatik gelen birisi ile yan yana oturmak istemiyordu.

Hostes tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta boş bir yer bulunup bulunmadığını araştıracağını söyledi.

Kadının konuşmasını dinleyen yolcular şaşkınlık ve tiksinti içindeydiler. Kadının terbiyesizliği bir yana birinci mevkide oturacağına da üzülüyorlardı.

Renginin özelliği dışında diğer erkeklerden görünüşte hiçbir farkı olmayan zavallı adamcağız ise sesini çıkarmamayı yeğledi.

Kadın tatmin olmuş görünüyordu, Zenci bir erkek yanında oturmayacaktı ve birinci mevkide gidecekti

Birkaç dakika sonra hostes geriye döndü ve kadına birinci mevkide bir tek boş yer olduğunu bildirdi. Ancak o yer için kaptan pilottan izin almıştı. Kaptan pilot “ Hiçbir yolcu sorun yaratan diğer bir yolcunun yanında oturmak zorunda değildir” deyerek gereken onayı vermişti.

Hostesin konuşmasını takip eden yolcuların kızgınlıkları biraz daha arttı. Kadın ise zafer kazanmış komutan gibiydi. Ayağa kalkmaya yeltenirken Hostes zenci kişiye dönerek “Beyefendi, sizi uçağın birini sınıfındaki yeni yerinize götürmem için lütfen beni takip eder misiniz? Uçak şirketimiz adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için sizden özür diliyor”

Yolcular kaptan pilotun ve hostesin bu güzel davranışını yürekten alkışladılar.

Kadın dersini almıştı. Zenci yolcu hostesi takip ederken kadın yolcu süklüm püklüm kimsenin yüzüne bakamıyordu.

Bu olay seyahat acentelerini ve uçak şirketlerini yeni tedbirler almağa sevk etti.

O yıl kaptan pilot ile hostes örnek davranışları yüzünden ödüllendirildiler.

Benzer durumlarla bir daha karşılaşmamak için kişilerin eğitilmeleri de gerekiyor. Bunun bilincinde olan yöneticiler aşağıda belirtilen sözleri seminer odalarının duvarlarına astırdılar.

“İnsanlar kendilerine ne söylendiğini unutabilirler

İnsanlar kendilerine ne yapıldığını da unutabilirler.

Ancak insanlar kendilerine nelerin hissettirildiğini hep hatırlaya gelmişlerdir.”

30 Mart 2012 Cuma

NASİPSE ...






Tarihi Semerkand şehrinden yola çıkmak üzere olan bir tacir, develerinden birinin sırtında semer olmadığını görünce, ilk gördüğü dükkandan içeri daldı. Dükkanın ustası namaz için mescide gittiğinden, işlerle çırak ilgilenmekte idi.

“Buyur beyim!”

“Bana acilen bir semer gerek”

“Hazırda semerim yok beyim, siz siparişinizi verin üç beş güne kadar hazır ederiz”

“Evladım senin ağzın ne söylüyor. Ben bugün yola çıkıyorum. Develerimden birinin sırtı boş. Neden boş gitsin hayvan. Ona bir semer vurmalyıım hmen..”

“İyi de beyim, hazırda yeni semerim yok.. Ben sana ne vereyim..”

“Fesübhanallah, Görmez misin kervan düzülmüş. Birazdan kervancıbaşının narasını duyarsın. Yola çıkacağız, hadi bak etrafına ve bana bir semer bul”

Semercinin çırağı ümitsizce sağa sola bakınırken, yıllardır tavanda asılı eski bir semere gözü ilişti.

“Bak efendi! Şu eski semer yıllardır orada asılı durur. Ne biz sattık, ne de almak isteyeni çıktı. Madem işin acele kırk para ver, al onu götür.”

Kervancının canı burnundaydı. Semerin iyisni kötüsünü, eskisini yenisini görecek hali mi vardı.

“Al parayı” dedi. “Al şu kırk parayıda ver bana o semeri”

Çırak o eski semeri iyi bir fiyata sattığı için sevinçli idi. Ustasına yaptığı bu karlı ticareti müjdelediğinde, kimbilir o da, ne kadar sevinecekti. TAcir, semeri aldığı gibi develerin yanına koştu. Az sonra semerci ustası dükkanına geldi.

“Selamunaleyküm”

“Aleykümselam usta! Sana iyi bir haberim var”

“De hele!”

“Şu tavana astığın eski semer var ya”

Ustanın gözü birden tavanda semerin asılı olduğu yere kaydı. Baktı semer yok, adamcağızın benizi oracıkta soluverdi. Dizlerini bir titreme aldı, dudaklarını da..

“Eee ne oldu evladım o semere”

“Bir kervancı geldi, tüccar bir adam. Aceleden semere ihtiyacı vardı. O eskidir işe yaramaz dediysem de dinletemedim. Kırk paraya sattım gitti..”

Usta olduğu yere çöktü. Meğer o semer adamcağızın kumbarası imiş. Senelerdir dişinden tırnağından arttırdığı altınları o semerin içinde saklarmış.

“Desene evladım, kırk yıllık mahsül kırk paraya gitti”

Çırak işin aslını astarını öğrenince, ustasından daha da üzüldü. Yaptığı hatanın kederinden ağlamaya, inleyip dövünmeye başladı. Usta olgun adamdı:

“Evladım üzülme böyle..” dedi. “Nasip ise gelir Hint’ten Yemeden’den. Nasip değil ise ne gelir elden..”

Aradan uzun bir vakit geçti. Ilık gölgelikli bir öğle vakti. O eski semeri kırk paraya alan tüccar, semerci dükkanının kapısında beliriverdi. Semer de yanında idi.

“Ben altı ay evvelisinde bu semeri sizden kırk paraya almış idim. Fakat yolda aklıma takıldı durdu. Bana bunu satan çırağın ustası acaba bu ticaretten razı geldi mi? Çırak benim acelem yüzünden ustasna soramamıştı. Ya usta bu alışverişten razı gelmedi ise ya çırağı azarlayıp cezalandırdı ise diye düşünüp durdum. İşte semeriniz, bunu geriye alın. BAna iyisinden yepisyeni bir semer yapın.”

Çırak ve usta birbirlerinin yüzlerine baktılar. Her ikisinin de aklından aynı şeyler geçiyordu:

“Nasip ise gelir Hint’ten Yemeden’den. Nasip değil ise ne gelir elden.”

23 Mart 2012 Cuma

ANA KUZUSU







Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran onüç onbeş yaşlarında gence:

- Safı doldur evlad, dedi. Gel yanıma.

Çocuk mahcup bir ifadeyle:

- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.

Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:

- Ne o, dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?

Ve öfkeyle devam etti:

- Anne kuzusu, ne olacak…

Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cumasını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam söylediklerinden çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:

- Sana anne kuzusu dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Ağzımdan kaçtı işte…

Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:

- Söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefat ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da…

14 Mart 2012 Çarşamba

GÖZLERİ SİHİRLE AÇILAN KIZ







Arkadaşım Whit profesyonel bir sihirbazdı. Los Angeles'da bir restoran, müşteriler yemek yerken masalarına gidip sihirbazlık yapması için onu işe almıştı. Bir akşam bir ailenin masasına gidip kendini tanıttıktan sonra bir deste iskambil kağıdı çıkartıp gösterisini yapmaya başladı. Masada oturan küçük kıza dönüp bir kâğıt seçmesini istedi. Babası ona kızı Wendy'nin gözlerinin görmediğini söyledi.

Whit "Olsun" dedi. "Kendi isterse ona yine de bir numara yapabilirim." Kıza dönüp sordu:

"Wendy, bir numara göstermeme yardım etmek ister misin?"

Kız biraz utangaç omuzlarını silkti ve "İsterim" dedi.

Whit masada kızın karşısında oturdu ve "Şimdi sana bir iskambil kâşıdı göstereceğim Whend. Bu kağıt kırmızı yada siyah olacak. Senden psişik güçlerini kullanmanı ve kâğıdın kırmızı mı, siyah mı olduğunu bana söylemeni istiyorum, tamam mı ?" Wendy başıyla olumladı.

Whit sinek papazını gösterdi ve sordu "Wendy, bu kağıt kırmızı mı, siyah mı ?"

Kız bir an düşündükten sonra "Siyah" yanıtını verdi. Aile gülümsedi.

Whit kupa yedilisini kaldırıp gösterdi. "Bu kâğıt kırmızı mı, siyah mı ?"

Wendy "Kırmızı" dedi.

Sonra Whit bir kâğıt daha, bu sefer karo üçlüsünü çıkardı. "Kırmızı mı, siyah mı?"

Wendy hiç duraksamadan "Kırmızı" dedi.

Aile fertleri biraz asabi gülümsediler. Whit, Wendy'e üç kâğıt daha gösterdi ve Wendy üçünün de rengini bildi. İnanılmaz bir biçimde altıda altı yapmıştı! Ailesi onun bu kadar şanslı olduğuna inanmıyordu.

Yedinci kâğıtta, Whit kupa beşlisini kaldırıp "Wendy, bu sefer bana kâğıdın hangi gruptan, yani kupa mı, karo mu sinek mi, maça mı olduğunu ve değerini de söylemeni istiyorum" dedi.

Wendy bir an düşündükten sonra "Kupa beşlisi" dedi.

Aile fertlerinin soluğu kesilmiş, hepsi şaşkına dönmüştü.

Wendy'nin babası Whit'e "Numara mı yapıyorsunuz, yoksa bu bir tür sihirbazlık mı ?" diye sordu.

Whit "Bunu Wendy'ye sormalısınız" yanıtını verdi.

Babası "Wendy, bunu nasıl yaptın?" dedi. Wendy gülümsedi ve "Bu sihir!" diye yanıtladı.

Whit, aile fertleriyle tokalaştı, Wendy'ye sarıldı ve kartvizitini bıraktıktan sonra masadan ayrıldı. Bu aile için hiç unutamayacakları sihirli bir an yaratmıştı.

Elbette sorun, Wendy'nin kâğıtların rengini nasıl bildiğiydi. Whit onu daha önce hiç görmemişti, öyleyse hangi kâğıtların kırmızı, hangilerinin siyah olduğunu ona söylemiş olamazdı. Wendy de görme özürlü olduğu için Whit'in gösterdiği kâğıtların rengini ya da değerini bilmesi olanaksızdı. Öyleyse bu nasıl olmuştu ?

Whit, bu sihirli anı hızlı düşünerek ve gizli bir şifre kullanarak yaratmıştı. Whit meslek yaşamının başlarında iki kişi arasında sözsüz iletişim sağlamak için bir ayak şifresi geliştirmişti. Bu şifreyi yaşamında daha önce hiç kullanmamıştı.

Masada Wendy'nin karşısında oturup ona "Şimdi sana bir iskambil kâğıdı göstereceğim, Wendy. Bu Kâğıt kırmızı mı ya da siyah mı olacak" dediğinde masanın altından kızın ayağına "kırmızı" derken iki kere, "siyah" derken de bir kere vurmuştu, Wendy'nin kendisini anladığından emin olmak için "Senden Psişik güçlerini kullanmanı ve kâğıdın kırmızı mı (iki vuruş), siyah mı (tek vuruş) olduğunu bana söylemeni istiyorum, tamam mı ?" diyerek gizli sinyali yinelemişti. Kız başıyla olumlayınca söylediklerini anladığından ve onunla bu numarayı yapacağından emin olmuştu. Whit "Tamam mı ?" diye sorduğunda, aile onun sözlü yönergeleri kastettiğini sanmıştı.

Peki Whit kupa beşlisini nasıl anlatmıştı ? Çok açık. Beşliyi Anlatmak için kızın ayağına beş kez vurmuştu. Kâğıdın kupa mı, maça mı, sinek mi, yoksa karo mu olduğunu sorduğu sırada da "kupa" derken yine ayağına dokunmuştu.

Bu öyküdeki asıl sihir, olayın Wendy üzerinde bıraktığı etkiydi. Hem birkaç dakikalığına da olsa ailesinin önünde kendini özel hissetmiş, hem de aile, arkadaşlarına onun şaşırtıcı "psişik" yaşantısını anlatırken evin yıldızı olmuştu.

Olaydan birkaç ay sonra Whit, Wendy'den bir paket aldı. Pakette görme özürlüler için bir deste iskambil kâğıdı ve bir mektup vardı. Mektupta Wendy, kendini gerçekten özel hissetmesine yardım ettiği ve birkaç dakikalığına da olsa "görmesini" sağladığı için Whit'e teşekkür ediyordu. Sürekli sordukları halde bu numarayı ailesine hâlâ anlatmadığını söylüyordu. Mektubunu, Whit'e, görme özürlüler için yeni numaralar geliştirebilmesi için bir deste özel kâğıt gönderdiğini söyleyerek bitiriyordu.

12 Mart 2012 Pazartesi

AYNA






Doğu ülkelerinden birinde yüksek bilinç öğretilerinin verildiği Zen Dergahı' nda, öğretisi tamamlanmış birine törenle bir kitap armağan edilir.

Kitabı alan kişi, sayfaları açar bakar ve yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle çevresine, gördüğünden ötürü oluşan hayretini yansıtır. Bu töreni izleyen yeni öğrencilerden biri kitabın bu kişide yarattığı şaşkınlıktan ötürü içindekini merak eder.

Ancak, tüm çabalarına karşın kitabın içindekilerini öğrenemez. Öğreti bitmeden, bu kitaba el sürmek olanağı olmadığını kendisine anlatırlar.

Çaresiz dayanmış, öğretileri yutarcasına beynine katmaya, benimsemeye çabalamış dergahın yeni öğrencisi…

Sonuçta beklediği gün gelip çatmış. Mezun olurken tören düzenlenmiş ve kendisine o kitabın bir eşi armağan olarak sunulmuştur.

Yıllardır, törende alacağı kitabın içindekileri merakla bekleyen bu öğrenci kitabı aldığı halde açmıyor her nedense artık içindekileri merak etme gereği duymuyormuş! Çünkü, öğrendiklerinin dışında yer yüzünde önemli hiçbir bilginin olmadığını düşünüyormuş.
Ancak, kitabı ona armağan eden hocası üsteleyince açıp bakmış… bakmış ki ne görsün; kitap, içinde ayna bulunan iki yapraktan ibaret!

Sayfalar arasında yazı yerine aynada kendisini görünce olanı kavramış öğrenci… meğerse, bunca yıldır öğrendiği yalnızca kendisiymiş.

Bu öyküde de anlatıldığı gibi insan bir evrendir, ne varsa kendindedir.

8 Mart 2012 Perşembe

FESİN PÜSKÜLÜ






Arkadaşları, yeni evli gence, bir çay sohbetinde: “Sen evleneli neredeyse bir sene oldu, ama maşallah sizin evden çıt çıkmıyor, siz hiç tartışmaz mısınız?” diye sorarlar.

“Hayır” diye cevaplar yeni evli genç ve ilave eder: “Akşam işten geldiğimde, kapı açılınca hanıma şöyle bir bakarım. Eğer hanım, eteğinin ucunu belinde topladıysa bilirim ki hanımın günü iyi geçmemiş ve havası yerinde değil. Hiç ekmek, yemek sormadan usulca mutfağa süzülür, aceleyle birkaç lokma atıştırır ve ortalıktan toz olurum. Olur ya bazen de benim asabım bozuk olur. O zaman fesin püskülünü her zamankinin aksine soldan sarkıtırım. O da bunu görür, asabi olduğumu anlar ve hiç sesini çıkarmaz, hemen yemeğimi, çayımı hazır eder. Etrafımda pervane gibi döner. Bu nedenle biz hiç kavga etmeyiz.”

Dinleyenlerden biri: “Peki birader, kapı açıldı, yenge eteğin ucunu belinde toplamış, sen de fesin püskülünü soldan sarkıtmışsın. İki taraf da asabi, o zaman ne olacak?” diye sormuş.

Ötekiler de “Hah! Şimdi ne olacak?” demiş.

Genç gülümsemiş. “Bundan kolay ne var, fesin püskülünü hafif bir fiskeyle soldan sağa atarım” demiş.

24 Ocak 2012 Salı

GÖZYAŞI





Zamanın birinde bir kız varmış. Sürekli ağlayan. Gözünden gözyaşı hiç eksik olmazmış. Ne derdi ne sıkıntısı varmış ama ağlarmış işte.... Kimse nedendir bilmezmiş.
Bir gün kapı çalmış. Ama kapıda kimsecikler yokmuş. Kapının önünde yalnızca bir kavanoz. Etrafa bakınmış kimseyi görememiş. Almış içeri kavanozu. Gözleri yaşlı açmış kapağını. İçinde turuncu bir balık görmüş. Tam o sırada gözlerinden bir damla gözyaşı damlamış kavanoza. Balık birden kıpırdanmaya başlamış. Daracık kavanozun içinde oradan oraya dönmüş durmuş. Kız anlam vermemiş neler olduğuna. Daha çok ağlamaya başlamış. Üzülmüş balığın haline. Ağladıkça damlalar kavanoza dökülmüş. Balığın rengi morarmaya başlamış. Sonra anlamış gözyaşlarının küçük balığı zehirlediğini. Hemen gidip suyu değiştirmiş. Balık tekrar canlanmış eski haline geri dönmüş.
Aradan günler geçmiş. Kız balığına şarkılar söylemiş durmadan. Dertleşmiş derdini anlatmış. Balık dinlemiş. Ama ağlamamış hiç. Balığım ölmesin diye. İçine akıtmış gözyaşlarını. O kadar çok sevmiş ki küçük balığı hiç ağlayamamış, hiç belli edememiş.
Ama günler geçtikçe kız hastalanmaya başlamış. Rengi solmuş. Halsiz kalmış. Kimse ne olduğunu anlayamamış.
Ama kimse bilememiş, içine akıttığı gözyaşlarının kendisini zehirlediğini. Asıl ağlarken daha mutlu olduğunu, zehrini böyle dışarı akıttığını kimse öğrenememiş. Ondan geriye kalan yalnızca turuncu bir balık kalmış....

.....Simdi...Sence....???
Daha mı değerliydi uğruna gözyaşlarımızı sakladığımız, kendimizi zehirlemek daha mı kolay, saklanmak, kaçmak çözüm mü? Daha mı değerli turuncu balıklar? Daha mı değerli kendi hayatımızdan?

Bence....
Durma ağla. Durma akıt gözyaşlarını. Dök içindekileri, bırak gitsin gidenler. Bırak ölsün balıklar, bırak kırılsın kavanoz. Elbet bir balık var gözyaşlarında canlanacak, elbet bir kavanoz var gözyaşlarından kırılmayacak. Elbet bir balık var seni ağlatmayacak, gözyaşlarını dindirecek, senin sesinle konuşacak.
Gözyaşlarında bir sorun yok. Kapında bile olsa, tek mesele yanlış balık, yanlış kavanoz. Ya da yanlış zaman yanlış insan...
Alıntı

30 Aralık 2011 Cuma

VERESİYE DEFTERİ





Muallim Ahmet Rıfkı..
Yıl 1915...
Çanakkale'de kızılca kıyametin koptuğu günler...
Aylardan Mayıs...
Vefa Lisesi Fransızca Muallimi Ahmet Rıfkı her günkü gibi mektepten
içeri girer.
Selâm verir Ahmet Rıfkı ama çocuklar selâma karşılık vermezler!..
Ahmet Rıfkı iyice şaşırmıştır.
Arka sıralarda oturanlardan biri ayağa kalkarak; "-Hocam, mahallemizde
eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale'ye gönüllü gittiler, ama siz
hâlâ buradasınız! Biz de gitmek istiyoruz, fakat yaşımız tutmuyor,
söyler misiniz bize, vatanımız elden giderse sizin verdiğiniz eğitim
ne işe yarar?"
Muallim yaşlı gözlerle sınıftan çıkar ve mektebin idaresine dilekçesini verir.
Arkadaşlarıyla, talebeleriyle vedalaşır, evine gelir.
Ahmet Rıfkı'nın hayattaki tek varlığı yaşlı annesi Ayşe Hanımdır ve
Şehzadebaşı semtindeki evlerinde beraber oturmaktadırlar.
Durumu annesine anlatır, ondan hakkını helâl etmesini ister.
Ardından mahallenin bakkalı, gün görmüş bir zat olan Selâhattin Adil
Efendiye uğrar ve şöyle der:
"Selâhaddin Amca, Allahın izniyle vatanın bağrına saplanmış olan
düşman hançerini çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim, anamı iaşesiz
bırakma! Kısmetse dönüşte borcumu öderim!"
Çeşitli cephelerde savaşa katılır.
19 Aralık 1915 günü şehit olur...
Annesi haberi alır, çok üzülmesine rağmen imanı bütün bir hanım
olduğundan hâdiseyi tevekkülle karşılar.
Aklına, veresiye yiyecek aldığı bakkal gelir.
"Yedi aydır senden veresiye alırız, borcumuzu verelim de oğlum borçlu
yatmasın!" der.
Selâhaddin Efendi şöyle cevap verir:
"Ayşe Hanım, sen okuma yazma bilmezsin, okuma bilen bir yakınını getir
de hesabı o çıkarsın!"
Bunun üzerine Ayşe Hanım, komşusunun kızı Gülşah'la birlikte dükkâna gider.
Selâhaddin Adil Efendi, "Ahmet Rıfkı" bölümünü açarak veresiye
defterini Gülşah'ın önüne koyar!
Gülşah, onlara veresiye defterindeki kırmızı harflerle yazılmış
satırları gösterir.
Şöyle yazıyordur defterde:
"Bu hesap Ahmet Rıfkı'nın kanıyla ödenmiştir, vesselam!"

28 Aralık 2011 Çarşamba

Dostluk Ateşi






'Bir zamanlar Ali adında, fakir ama çok cesur bir adam vardı. Zengin ve yaşlı tüccar Ammar için çalışıyordu. Bir kış gecesi Ammar şöyle dedi: 'Kimse böyle bir geceyi dağın tepesinde, battaniyesiz ve yiyeceksiz geçiremez. Ama sizin paraya ihtiyacınız var ve eğer aranızdan bunu başarabilecek biri çıkarsa ona büyük bir ödül vereceğim. Eğer başaramazsa, o zaman 30 gün boyunca para almadan çalışacak.' Ali bu teklife cevap verdi: 'Yarın bu sınavı vereceğim!' Ama tüccarın dükkanından ayrıldıktan sonra Ali dışarıda buz gibi bir rüzgar estiğini gördü ve içini bir korku kapladı. Bunun üzerine en yakın arkadaşı Aydi'ye böyle bir iddiayı kabul etmekle delilik edip etmediğini sormaya karar verdi. Aydi onu dinledikten sonra bir süre düşünüp cevapladı: 'Ben sana yardım edeceğim. Yarın dağın tepesine çıktığında tam karşıya bak. Ben de seninkinin hemen karşısındaki dağın tepesinde olacağım ve bütün geceyi senin için yakacağım ateşin başında oturarak geçireceğim. Ateşe bak ve dostluğumuzu düşün -bu seni sıcak tutacaktır. Geceyi başarıyla geçireceksin, sonrasında ise ben senden bunun karşılığında bir şey isteyeceğim.' Ali iddiayı kazandı, para ödülünü aldı ve arkadaşının evine gitti: 'Benden bir karşılık istediğini söylemiştin' dedi. Aydi arkadaşını omuzlarından tuttu ve 'Evet, ama istediğim para değil' diye devam etti; 'Bana söz vermeni istiyorum, ne zaman benim hayatımda buz gibi rüzgarlar esse dostluk ateşini benim için yakacaksın.''

12 Aralık 2011 Pazartesi

YÜK




YÜK...
Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol... Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.." Nitekim çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!... "Ne molası dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..." Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu ondan kuvvetli olduğumu bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu oturdu dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... "Yükünü indirip sen de dinlen" demesine aldırmadım ona daha çok kızdım... Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde Uçuşan kara karasinekler sustu çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz. " Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yılların hamalıyım dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu anlattığım bu insanlara ait...Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz"altında ezilmek" değil!. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara aman ha kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz bugünü yarına taşımak bugünün altında yok olmak değil. Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var taşıdıklarımızı bekleyenler var... Okumanız bitince işi-gücü bırakın ve 10–15 saniye düşünün; bu kadar çırpınmanın sonunda çevremizde bir kişiyi dahi mutlu edemiyorsak bir sorun var demektir. Bazen bize küçük gelen ayrıntılar; karşımızdakini ömrünün sonuna kadar mutlu edebiliyor....

3 Kasım 2011 Perşembe

SARHOŞ






Bir gece bir genç kör kütük sarhoş olur.
Yola koyulur.
Hz. Mevlana'nın hayır duasını almak için.

Geceymiş geç saatmiş dinlemez.
... Evin kapısına gelir ve kapıyı çalar.
Hz. Mevlana'nın talebeleri kapıyı açarlar.
Gence ne istediğini sorarlar.
Genç:
"Mevlana'nın hayır duasını almak için geldim" der.
Talebeleri:
"Şuanda hocamız istirahat halinde ve saat çok geç.
Daha sonra gel"derler.
Genç ısrar eder ve illa onun hayır duasını şimdi alıcam gitmem der.
İnat eder ve gitmez.
Hz. Mevlana gürültüleri duyar ve uyanır.
Gelir kapıya ve "Ne oluyor, nedir bu gürültü" der.
Talebeleri cevap verir:
"Efendim sizin hayır duanızı almak için gelmiş bu sarhoş bizde istirahatte olduğunuzu ve daha sonra gelmesini söyledik" derler.
Mevlana şu cevabı verir talebelerine:
O gecenin bu vaktinde bizim yolumuzu bulmuş gelmişken, hem de kör kütük sarhoşken, siz hangi ayık kafayla onu geri göndermek istersiniz!....

23 Ekim 2011 Pazar

Dört Kapı






Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;

"-Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"-Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım.

...

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş. Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama hocasına itaat var. Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş. Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam etmiş.

Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.

Mevlana; "-İşte sana istediğin örnekler....

Birinci, şeriat kapısını geçmiş biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi. "Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.

Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile..."

22 Ekim 2011 Cumartesi

Dil ve Kalp





Lokman Hekim, bir çırağıyla ava çıkmıştı, uzun yoldan evine döneceği sırada bir kabile reisi bu meşhur hekimi misafir etmek istedi.
Lokman Hekim, nasıl beden dilinden anlıyorsa öyle de gönül ve ruh dilinden anlıyordu. Kırmadı kabile reisini. O gece misafir kaldılar. En semiz koyunlardan biri kesildi. Yemek için harekete geçildi. O sırada Lokman Hekim, çırağını imtihan etmek istedi:
- Getir bakayım bana koyunun en temiz iki organını.
Çırak gitti koyunun kalbini ve dilini getirdi.
Lokman: “Aferin!” dedi, tam isabet. Bir canlının en temiz iki organı kalbi ve dilidir.”
Yediler, içtiler, şükrettiler. Sabah olduğunda da her misafirin yaptığı gibi, yola revan oldular.
Ne var ki yol kısa değil, Lokman aslında ava çıkmış gibi görünüyor; ama bu av sıradan bir yiyecek bulma avı değil. Hekimlik yolunda yeni bitkiler, ilaçlar bulma yolculuğu…
Akşama yakın bir saatte bir başka kabile reisi de Lokman Hekim’e misafir olması için ısrar etti.
İmkân varsa, davete icabet etmeli. Lokman Hekim de öyle yaptı. Yine akşam ve daha semiz bir koyun kesildi. Bu seferki imtihan daha zorluydu.
Lokman, çırağına: “Haydi şimdi de koyunun en pis iki organını getir bana.” dedi.
Çırak gitti, bir süre sonra yine kalp ve dille dönüp geldi.
Uzattı kalp ve dili Lokman Hekim’e. İşte efendim, dedi, bir canlının en pis iki organı.
Lokman: “Aferin dedi, sen sadece görünen, duyulan bilgilerle değil; aynı zamanda marifetle de donatmışsın kendini. Gerçekten de kalp ve dil, bir canlının hem en temiz, hem de en pis organlarıdır.”

16 Ekim 2011 Pazar

Padişah ve iki köle






Bir gün padişah iki tane köle satın aldı. Kölelerden biri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyordu. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyordu.

Padişah o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşının kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirterek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini istedi. Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Padişah ne yaptıysa bir türlü o köleye arkadaşı hakkında kötü bir söz . söyletemedi.

Nihayet ikinci köle hamamdan geldi. Padişah onu da sınamak için huzuruna çağırdı. Onu övücü sözler söyledi.
...
“Sıhhatler olsun ne kadar zarif ve latif olmuşsun. Keşke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne . olurdu.” dedi ve onu da diğer köle gibi denemek istedi.

Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkında kötü şeyler sayıp dökmeye başladı.

Biraz konuştuktan, arkadaşının kötülüklerinden bahsettikten sonra padişah onu susturdu:

- “Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güzel huylu kölenin emrindesin haydi git.” dedi.

Popüler Yayınlar