Sevgiliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgiliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2012 Çarşamba

AYRILIĞIN ESKİ TADI YOK...





Biz çocukken, tepesinde bir dantela örtüyle başköşede duran yeşil ışıklı ahşap radyomuzdan, hüzzam makamında ayrılık şarkıları yayılırdı salona:
"Ayrılık, ümitlerin ötesinde bir şehir"di o zamanlar;
"...ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir"di.
"Yaman kelime"ydi ayrılık; "benzetmek azdı ölüme"...
Ve her kim uğrarsa bu zulme, "gündüzü olurdu gece..."
Selahaddin Pınar'ın tamburu "Ayrılık yarı ölmekmiş/ o bir alevden gömlekmiş" diye inler ve sorardı:
"Ey sevgili sen nerdesin/ nerdesin ey sevgili?"
"Çerağ" nedir bilmezdik; ama Sevim Tanürek, "Alev alev çerağız biz/ Ayrılsak da beraberiz" deyince bir yangın fitili tutuşurdu yüreğimizde...
Sonra Zeki Müren çağlardı, tane tane söyleyerek:
"Aynı bedende can gibiyiz/ cana can veren kan gibiyiz/
Yanıp da bitmez kül gibiyiz/ biz ayrılamayız/
Eller ayırsa bile/ yollar ayırsa bile/ biz ayrılamayız."
* * *
Büyüdük; o "çerağ" da içimizde büyüdü alev alev...
Sevdalandık... ayrıldık... yandık.
Ayrılıkla ölümü, biz de Abdürrahim Karakoç'un "Mihriban"ıyla kıyasladık:
"Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor Mihriban..."
Timur Selçuk, "Ayrılanlar için" değil, bizim için çalıyordu:
"Ne kadar acı olsa / ne kadar güç olsa/ Her şeyi, evet her şeyi unutmalı"ydık.
"Kalırsa içimizde bir derin sızı kalır"dı.
* * *
Derken vuslat kolaylaştıkça; basitleşti ayrılmalar da...
Kocamaya bir yastık yetmez oldu.
Sönenin son ateşiyle yakılan sigaralar gibi; ayrı düşülen yavuklunun hasreti, yeni bir aşkın kollarında giderildi.
Ve günün birinde Ajda Pekkan, "başı yukarda meydan okuyarak hayata", ayrılıkların üzerindeki o kırık yeniklik duygusunu silip attı:
"Arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık" diye kovaladı eski sevgiliyi:
"Bir zamanlar sen de bana acımadın/ yalnız kaldım/ Yıkılmadım ayaktayım."
* * *
Herkes bu çıkışı bekliyordu sanki...
"Ümitlerin ötesindeki o şehir" bir anda tarumar oldu.
Bir baktık ki 20. yüzyılla birlikte, ayrılan yollarda söylenen şarkılar da değişmiş, herkese bir güven gelmiş.
"Aşk dediğin geliyor, geçiyor" diyen Hande Yener, ayrılığın onuncu gününde eski sevgilisine "Yalnız değilim, sıkılmıyorum" mesajı göndermiş.
Nazan Öncel, bir vedalaşmayı "Jetonu mu yoktu, aramadı gitti/ velhasıl bitti" diye özetlemiş.
Sonra jeton da tarih oldu.
Ayrılık acısının ilacı bulundu.
Demet Akalın bir yıl önce "seve seve" ayrıldığı sevgilisiyle "İsim neydi çıkaramadım/ adın neydi hatırlamadım" diye kafa buldu.
Şimdilerde dillerde gezen bir yaz şarkısında ayrılıklara iyi gelecek formülü açıklıyor:
"Hemen yeni bir aşk bulunur, yerin çabuk doldurulur/ Sevgilimi koluma takarım/ Bebek'te üç beş tur atarım/ Olmadı bi de sinema yaparım/ gördüğün gibi çok unutkanım."
* * *
Dedim ya, ayrılığın eski tadı yok.
Şarkılardan belli...

CAN DÜNDAR

16 Nisan 2012 Pazartesi

KUCAĞIMDA TAŞIYACAĞIM






Bu akşam eve geldiğimde Eşim Akşam yemeğini servis ediyordu. Elini tuttum ve ona söyliyeceğim şeyler olduğunu söyledim. Masaya oturdu ve sessizce yemeği yemeye başladı. Ve yine Gözlerinde o korkuyu gördüm.
Bir an da kasıldım ağzımı acamıyordum ama düşüncelerimi söylemem lazımdı. Ben boşanmak istiyorum. Sinirlenmedi Sözlerime karşılık vermedi, sadece sebebini sordu.
Bir cevap veremedim ve buna çok sinirlendi elinde ki Çatal Bıcakları fırlattı. Bana bağırdı ve Adam olmadığımı söyledi. Bu akşam tek kelime konuşmadık. Eşim bütün Gece ağladı. Farkındaydım Evliliğimiz ne olacağını merak ediyordu, ama onu tatmin edecek birşey söyliyemiyecektim. Ben Jane'e aşık oldum, eşimi sevmiyorum artık.
Bu vicdan azabıyla bir Evlilik sözleşmesi hazırladım, Evi, Arabayı ve Şirkettin 30% ona vercektim. Sözleşmeye kısa bir süre baktı ve yırttı. 10 yıl hayatımı paylaştığım bu Kadın bana yabancı olmuştu. Onun harcadığı zamana ve enerjiye üzülüyordum, ama geri dönemezdim, Jane'e çok aşık olmuştum. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, bu benim beklediğim bir tepkiydi. onun ağlaması benim hafiflememe sebep olmuştu. Bir süredir aklımdan geçiriyordum boşanmayı, bu fikir bende saplantı haline gelmişti ve şimdi bu duyguyu daha da güclü hissediyordum ve doğru karardı.
Bir sonra ki akşam eve geç gelmiştim ve Eşimi Masada yazı yazarken gördüm. Çok uykum vardı ve Akşam yemeğini yemeden uyumaya gittim. Jane ile geçirdiğim o kadar saat beni yormuştu. Bir ara uyandım ve onu hala yazı yazarken gördüm Masa da. Ama bu benim Umrumda değildi ve başımı cevirip uyumaya devam ettim. .
Ertesi sabah bana Şartlarını yazı halinde sundu. Benden hiç birşey istemiyordu, sadece boşanmamızı ilan etmek için 1 ay müsade istedi ve bu zamanda normal bir Aile gibi davranmamızı istedi. Bunun sebebi Oğlumuzun 1 ay sonra Sınavların olması ve bu dönemde ona bu yükü bindirmemekti. Bu kabul edilebilinir. Birşey daha vardı, benden onu Evlilik Gecesinde onu kapıdan içeriye nasıl taşıdığımı hatırlamaktı, ve 1 ay boyunca her sabah onu Yatak odasında Kapıya kadar taşımamı istedi. Kafayı yediğini düşündüm, ama son günlerimizin iyi gecmesi acısından, kabul ettim.
Sonra bu şartlardan Jane bahsettim, yüksek ses ile gülüp bunun çok sacma olduğunu ve eninde sonunda Boşanmayı kabul etmek zorunda kalacağını söyledi.
Eşimle boşanma konusunu açtığımdan beri Fiziksel temasda bulunmadık. Bu sebepten ilk gün onu kucağıma alıp kapıya götürdüğümde tuaf bir duygu yaşadım. Oğlumuz arkamızda duruyordu ve alkış yapmaya başladı... 'Babam Annemi kucağında taşıyor...' bu onu çok sevindirmişti, Sözleri canımı acıtmıştı... Yatak odasından Evin Kapısına kadar 10 metre taşıdım. Eşim gözlerini kapatı ve kulağıma'Oğlumuza boşanmamızdan bahsettme' diye fisildadı. Bende başımı öne eğerek tamam dedim, ve içime bir üzüntü çöktü. kapı önünde onu bıraktım Eşim Otobüs durağına gitti ve onu İşe götürecek olan Otobüsü bekledi. Bende arabayla Ofise gittim.
2. gün bu oyunu oynamak bize daha kolay gelmişti. Eşim başını Göğüsüme yasladı, ve onun kokusunu duydum. Birden Eşime uzun süredir bakmadığımı anladım. Ve onun Evlendiğim zama ki kadar Genc olmadığını farkettim. Yüzünde hafif cizgiler oluşmuş saclarına ak düşmüştü. Gecen yıllar öylesine yanından geçmemişt, O an kendime ona bununla neler yaptığımı sordum.
4. Gün onu kucağıma aldığımda bir güven duygusu yaşadım. Bu bana Hayatının 10 yılını Hediye eden Kadın.
5. gün bu güven duygusu daha da büyümüştü. bundan Jane bahsettmedim. Günler geçtikce onu taşımak daha da kolaylaşmıştı, belki de bu sayede yaptığım antreman dan dolayı dı bu.
Bir Sabah onu ne giyeceğini düşünürken izledim. İsyan ederek her gün kıyafetlerin biraz daha bol geliğini söyledi. Birden onun ne kadar süzüldüğünü ve kilo verdiğini farkettim. Demek ki onu her sabah daha kolay taşıyabilmemin sebebi buydu. Birden yüzüme yumruk gibi vurdu. Bu kadar Acıyı ve Üzüntüyü Kalbinde taşıyordu. Farkında olmadan başını okşadım. O an Oğlumuz da geldi ve... ' Baba Annemi taşıman lazım '... dedi. Bu hayatımzın bir parcası olmuştu, Babasının Annesini odadan Kapıya taşıması. Eşim Oğlumuzu yanına çağırdı ve ona sıkı sıkı sarıldı. Ben başımı cevirdim, son anda kararımdan vazgecmek istemiyordum. Onu kucağıma aldım ve Yatak odasından Kapıya kadar taşıdım. Elini enseme koymuştu ve ben onu sıkı sıkı tutmuştum. Tıpkı Evlendiğimiz gün gibi.
Artık Huzursuzlanmıştım bu kadar kilo vermesinden. Son Gün onu kuçağım da taşıdığımda hareket etmedim. Oğlumuz okuldaydı ve Eşime Hayatımızda ki yakınlığın ne kadar eksildiğini söyledim. Ofise gittim arabadan fırladım kapıyı kilitlemeden bunun için zaman yoktu. Her anın kararımı değiştirmesinden korkuyordum ve Merdiven den yukarı koştum, yukarı varınca Jane kapıyı actı. Ona Karımdan boşanmayacağimi söyledim.
Şaşkın bir ifadeyle elini anlıma koydu ve ' Senin ateşin mi var' diye sordu. Üzgünüm Jane ama ben artık boşanmak istemiyorum dedim. Evliliğimizin renksiz kalması sevgi eksikliğinden değil, birbirimizin değerini unuttuğumuzdan dı. Şimdi aklıma geldi , ona Evlendiğimiz Gün kapıdan içeri taşıyınca ömrümün sonuna kadar Sadakat yemini verdim........ Jane olayı anlayınca yüzüme bir tokat attı ve kapıyı kapatarak ağlamaya başladı. Hemen aşağa koşup ilk Çicekciye gidip Eşime bir Buket çicek aldım, üzerinde ki Karta da..'''Seni her Sabah hayatımın sonuna kadar taşıyacağim'''' ...
Eve vardığımda yüzümü bir gülümseme kapladı, elimde Çiceklerle yatak odasına gittim ve Eşimi yatağın üstünde Ölü buldum. Eşim aylardır Kanser ile savaşıyordu ve ben Jane ile ilgilenmekten bunu farketmemiştim. Fazla yaşamayacağını bildiği için, beni Oğlumun bana negativ tutumundan korumaya çalışmıştı . En azından Oğlumun gözünde iyi bir Eş olarak kalmamı istemişti.
İlişkide ki küçük şeylerdir önemli olan. Villalar, arabalar çok paralar değil . Bunlar hayatı kolaylaştırır ama asla Mutluluğun temeli olamazlar.
İlişkine zaman ayır ve ilişkinin güven ve huzur anlamına gelecek şeylere meşgul ol.
Mutlu bir beraberlik yaşa.
Bunu Paylaşmazsan sana birşey olmaz...... Ama paylaırsan belki bir Evlilk kurtarırsın. Çoğu Hayatların yıkılmasının sebebi, İnsanların Hedefe ulaşmaya az kala Pes etmesindendir.
Bu Hikayeyi ben yazmadım sadece tercüme ettim.....

Suzan Şeker

14 Şubat 2012 Salı

ARTIK GİDİYORUM







Biliyor musun, vefasızsın.
Artık dayanamıyorum.
Gidiyorum.
Gün doğumumu, sabahımı alıp gidiyorum.
Daha çok yanacaksın.
Bil ki gidiyorum ve belki artık dönmeyeceğim.
Uyandığında emin ol beni bulamayacaksın.
Bir gül yaprağı üzerinde bir çiğ tanesi olmayacağım. Bardağında su…
Çayında şeker. Reçelinde vişne, turşunda biber…
Gidiyorum. Üstelik en çok sevdiğin şeylerimi de alıp gidiyorum:
Tabağında bıraktığın son lokmamı, musluğunda boşa akan suyumu, lambanda boşluğu aydınlatan ışığımı…
Benimdi bunlar. Şimdi bildin mi?
Sabah kahvaltında zeytin olmayacağım tabağında.
Ya da bir maydanozun altında neşeyle sana gülümseyen beyaz peynir.
Bir ekmeğin içiyle bandığın kekikli zeytinyağı…
Ya da yatmadan önce çocuğuna içirdiğin süt…
Artık dayanamıyorum. Vefasızsın. Gidiyorum.
Üstelik benim olan her şeyimi alarak, yanarak, kavrularak, ağlayarak, belki en çok ağlatarak.
Gidiyorum.
Vazona çiçekler koyardın kesip bahçemden. İyi gelirdim renklerimle. Kokumla…
İyi gelirdim çam kokulu ya da fındık sabunu…
Çok şey istedin evet. Hiçbir şey istemedim oysa ben.
Çok kirlettin beni. Çok ahımı aldın. Ah etmedimdi sana ama…
Ne çok araba…
Ne çok beton, ne çok orman yangını, ne çok, yok!
Bir gün bakmadın yüzüme. Yalan mı?
Biliyor musun vefasızsın.
Kirlettiğin denizimi artık benden alamazsın.
Çöp dağlarından kendine gelecek kuramazsın!
Plastik kefenlerle toprağın altında yatamazsın!
Artık dayanamıyorum.
Gidiyorum.
En çok kendimi götürüyorum giderken.
Güneşimi, ayımı, yıldızlarımı…
Hem korkma, sana fabrika bacalarını bırakacağım.
Suskun petrol siyahını en çok: Evinde, odanda, içinde…
Sana bunları hiç anlatmadım mı?
Bir gün giderim demedim mi?
Kışım bahara, baharım yaza karışmadı mı? Durup durup en olmadık yerde yağmur yağmadım mı?
Ağlamadım mı toprak toprak yarılıp ayaklarının altında?
Daha nasıl haber verirdim ki gideceğimi sana?
İnatla savaştın benimle. Evler yaptın en çok…
Sel oldum yıkmadım mı; ağıt olmadım mı sana; sarmadım mı ayaklarının altındaki yeri zelzele olup, hiç anlamadın mı?
Kah içimi boşalttın, kah setler yaptın önüme.
Beni bedenin zannettin, hor kullandın.
Tedavi olurum mu sence?
Kış olur muyum kış gibi? Yaz olur muyum söylesene yaz gibi?
Hani şiirler yazdırırdım ya sana sonbaharda?
Nisan’da çiçek çiçek hanımeli, petunyalar bir yanda.
Masan oldum, penceren, kapın, dolabın, yatağın, çarşafın, havlun… Elini sildiğin kağıt…
En çok kendim oldum ben ama sen nerdesin?
Vefasızsın biliyor musun?
Artık gidiyorum.
Bana ait olan her şeyimi alarak gidiyorum üstelik.
Uykularından olacaksın. Gecelerinden. Çocuklarından.
Kuruyacaksın yavaş yavaş yakıcı rüzgarımdan.
Beni ben olmaktan çıkardın ya.
Sen de çıkacaksın sen olmaktan.
Sen her şeyi bilirdin ya?
Hadi şimdi bir çay kaşığı süt yap.
Ya da bir parmak bal…
Hayır hayır, sen bırak bunları.
Zor gelir belki, kıyamam sana. Bir damla su yap. Bir damlacık.
Üzerimde demir kanatlarla uçmak kolay…
Tekerleklerin üzerinden gitmek bir yerimden bir yerime…
Bir damlacık su yap hadi. Beni utandır.
Vefasızlığını yüzüne vurmayayım.
Seni aklın tanrılaştırıldığı fiberoptik kablolarınla yalnız bırakmayayım.
Bir damla su, yap da tüm acılarıma rağmen seninle kalayım.
Utanan bir dünya olarak ayaklarının altında sonsuza kadar, dönüp durayım!

Bedirhan Gökçe

5 Mayıs 2011 Perşembe

OLSAM....





Bir kitabın ayracı olsam... Kitabın cümleleri uçuşurken uykunun arasında, ben o sayfaya takılsam, kitabın hikayesini düşlesem karanlıkta...

Bir bezelye tanesi olsam... Önce tencerenin içinde teslim olsam sıcağa, suyun kaynama noktasına... Bıraksam diri olan kendimi, çeperimi, içimi, içimden geçenleri...

Koltuğun pütürlü motifi olsam... Elin ne zaman farkında olmadan o motifin üzerinde dolansa, anlasam o an aklından geçenleri...

Kahve bardağın olsam... Bardağın dibindeki kahve lekesini süngerle çıkarmaya çalışırken sen, sabundan hoşlanmasam, püskürtsem köpükleri bir o yana bir bu yana... Sonra durulanınca rahatlasam, banyo yapmış yaramaz bir çocuk gibi...

Saatin olsam... Her sabah bağlasan beni bileğine.... Zamanı gösterirken sana, aslında ben kalp atışlarını dinlesem dakikalarca... Kalbin attıkça zaman yavaşlasa...

Her zaman oturduğun kafenin masa örtüsündeki bir pöti kare olsam... Karşında sohbet edecek biri yoksa, bana anlatsan gününü, içinden geçenleri.... Sussam, konuşmasam ama anlattıklarınla doldursam dört köşemi...

Montunun düğmelerinden biri olsam... Soğuğa karşı iliklesen beni bir yanına ve sıcağa geçtiğimizde merhaba der gibi ayrılsak iki tarafa...

Şans eseri ayakabının altına takılan bir çakıl taşı olsam... Yollarını öğrensem, adımlarını izlesem, seninle dursam, seninle yürüsem, sonrada beni bırakman gereken yerde tabanından sökülsem... Deniz kenarında, geçtiğin parkın birinde, Taksim’in orta yerinde... Kalakalıp özlesem seni öyle...

Masanın yanında duran pencerenin üstten 8. Jaluzisi olsam... Sen dışarı bakıp gökyüzünü içine doldururken, ben sana bakıp okusam hayallerini....

Üzümlü kekin içindeki bir tane üzüm olsam... Tam sen “Üzümlü keki çok seviyorum”diye düşündüğün o an, ben bunu tüm üzümler adına üstüme alınsam, desem ki o da seviyor beni....

Gümüş rengi anahtarlığın olsam... Cebinde tutup beni, kaybetmesen hiç bir yerde ve her baktığında hatırlatsam evini...

Gömleğinin sol yakası olsam... Hani düşünceye daldığında oynadığın köşeşi... Parmakların değince sakinleştirsem seni...

Dinlediğin şarkıdaki minik bir es'ten sonra başlayan çoşkulu bir yalvarış olsam... o an aklına düşsem, baştan alsan tekrar müziği....

Yastığın olsam.... Seninle aynı rüyaya beraber dalsam... Sabah uyandığımızda en az senin kadar darmadağınık ama mutlu uyansam...

12 Aralık 2010 Pazar

İki Kelimeydi Sana Söyleyemediğim





İki kelimeyi bir araya getiremeden yaşadım yıllarca ! Ben ne zaman konuşmak ya da yazmak istesem Ali topu at kadar saçmalaşırdı cümleler…Konuşmama hakkımı kullanırdım herzaman…Bu yüzden okul yıllarında kara tahtada ismimi konuşanlar listesinde kimse göremedi.Konuşamadığım gibi yazamıyordum da ! Sırf bu yüzden kompozisyon sınavlarının açıklanan sonuçları alay konusu olurdu elli kişilik sınıflarda ! Ama dönem ödevlerini çok severdim bir tek o zaman yazabiliyordum çünkü ! Cümleler korsan oluyordu…Yaldızlı bir ansiklopedi kurtarırdı beni her defasında ! İŞte bu şekilde beceriksiz cümleler kullanarak bitti bitmez dediğim lise !

Bu iki kelimeyi bir araya getirememe durumu ikili ilişkilerimde de her defasında bir depreme yol acardı! ne zaman bir kızdan hoşlansam iki kelime edemeden çeker giderdi yanımdan..kısa keserdik cümleler gibi aşklarıda her seferinde ! yarım düşerdik sevdalara yarım kalırdık ! Benim bu yüzden hiç yazılmış şiirim olmadı defter aralarında…ya da adım geçmedi bir kitapta ! kimse yaşadığım ilişkinin dedikodusunu yapmadı,benim anlatacak hiç aşk hikayem olmadı…çünkü ben ne zaman konuşmak istesem ali topu at kadar saçmalaşırdı cümleler !

Liseden sonra bitti askerlik…derken bir kız çıktı karşıma…yeni doğmuş bir bebek kadar masum televizyonda gördüğüm mankenler kadar güzeldi.Bu kez cümleler gibi kısa bitsin istemiyordum.çünkü ben adını bile söyleyemediğim bu kıza aşık olmuştum.Her gece uzatırdım evimin yolunu zira evi ters bi yerde olduğu halde ! Tek düşüncem onu bir daha ne zaman ya da ne kadar görebileceğimdi !Geceleri yatağıma uzandığımda artık süperman gibi uçmayı değil onunla geçicek bir ömrü düşlemeye başlamıştım.Tam aynayı güneşe doğru çevirmiştim ki o şirin kız da diğerleri gibi kısa kesip bir kelime bile söylemeden çekip gitti…

Oysa ben ona tam iki çift söz etmeye hazırlanıyordum ama tek kelime bile edemeden yarım kalmıştı yine cümlem ! Ama bu cümle diğerlerinden farklıydı bu kez ! İlk defa aşık olmuştum ! Üzerime giydiğim kıştan kalma gömleği çıkarıp ilkbaharı asmıştım omuzlarıma ! Ama onun bu kısa kesmişliğiyle ben kahrettim kendimi ! Dünyada insanlar için yaratılan hiçbir nesne beni mutlu etmeye yetmedi !Hatta babamın doğumgünümde aldığı o pahalı hediye bile…

Günler ayları,aylar yılları getirdi…Geçip giden günlerle bende değiştim !Bugün iki şeyi farkettim !İlki şuydu : Onun gidişiyle binlerce kelime gelmiş aklıma ! Meğer kısa kesmek gerekirmiş bir aşkı yazabilmek için ! Şu sıralar binlerce kelimeyle evliyim ama bu kez sen yoksun ! Keşke yanımda olsaydın ! Artık iki kelimeden fazlasını konuşabiliyor hatta uzun cümleleri dahi tek nefeste söyleyebiliyorum.Ama son cümlesi eksik kalmış bu sevdamdan uzun zaman geçmişti.Ama ben dün onu sahilde yürürken gördüm…Gözlerimin o şirin kızı gördüğünde yaşadığı çocuksu heyecanı kelimelere dökebilseydim eğer kalın bir romanda sadece bu kısımdan bahsetmem gerekirdi ! Yanına gidip ona o iki kelimeyi söyleyecektim.Evet bu kez yapacaktım bunu ! Kendimi topladım ve hızlı adımlarla yanına gittim ama heyecandan olsa gerek ellerinden tuttuğu kişiyi farkededemedim ! Ayaklarıma ağır gelmiş olucam sendeledim biraz ! Şuurum bir süreliğine izine çıktı herhalde o an ! Çünkü ne yaptığımı tam olarak hatırlamıyorum…Tek bildiğim kendime geldiğimde benim çimlerin üstünde oturuyo oluşum onunsa orada olmadığıydı !Kimbilir bir gün bu yazıyı sende okursun belki inanmazsın bu kelimelerin tek sahibi oluşuma ! Ama senin kısa kesmişliğinden sonra bunun gibi birçok şey yazdım…Aklıma gelen ikinci konuysa : Senin romanlarımda yazılacak kadar uzun,anlatılacak kadar da kısa olmadığınmış ! Neyse kısa kesicem senin gibi ! Sana son cümlesi eksik kalmıştı dediğim bu sevdanın diğer yarısını okuyacaksın biraz sonra ! Sana iki kelime söyleyememiştim ya şimdi alt satıra yazıcam onu bu kısmı sadece sen oku olur mu ?

Benimle evlenir misin?

2 Şubat 2010 Salı

Sevgiliye




Bir arada olabilmek ne mümkün
Bir arada kalabilmek imkansız
Seneler alıp gitmiş ne var ne yoksa
Herseyi

İnanılmaz değişen ben miyim
İnanılmaz bu yabancı da kim
Sen misin böyle uzak
Veda sözleri söyleyen

Geri dönmek inan işten değil
Hani var ya tutamazsin kendini
Bir ümitle,ya olursa dersin hep
Bile bile herşeyin bittiğini

Sonradan kor,sonradan kor
Ayrılıklar, an be an
Akıp gider akıp gider
Zaman sana aldırmadan..

Sevgiliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgiliye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2012 Çarşamba

AYRILIĞIN ESKİ TADI YOK...





Biz çocukken, tepesinde bir dantela örtüyle başköşede duran yeşil ışıklı ahşap radyomuzdan, hüzzam makamında ayrılık şarkıları yayılırdı salona:
"Ayrılık, ümitlerin ötesinde bir şehir"di o zamanlar;
"...ne bir kuş, ne bir haber, ne de bir selam gelir"di.
"Yaman kelime"ydi ayrılık; "benzetmek azdı ölüme"...
Ve her kim uğrarsa bu zulme, "gündüzü olurdu gece..."
Selahaddin Pınar'ın tamburu "Ayrılık yarı ölmekmiş/ o bir alevden gömlekmiş" diye inler ve sorardı:
"Ey sevgili sen nerdesin/ nerdesin ey sevgili?"
"Çerağ" nedir bilmezdik; ama Sevim Tanürek, "Alev alev çerağız biz/ Ayrılsak da beraberiz" deyince bir yangın fitili tutuşurdu yüreğimizde...
Sonra Zeki Müren çağlardı, tane tane söyleyerek:
"Aynı bedende can gibiyiz/ cana can veren kan gibiyiz/
Yanıp da bitmez kül gibiyiz/ biz ayrılamayız/
Eller ayırsa bile/ yollar ayırsa bile/ biz ayrılamayız."
* * *
Büyüdük; o "çerağ" da içimizde büyüdü alev alev...
Sevdalandık... ayrıldık... yandık.
Ayrılıkla ölümü, biz de Abdürrahim Karakoç'un "Mihriban"ıyla kıyasladık:
"Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor Mihriban..."
Timur Selçuk, "Ayrılanlar için" değil, bizim için çalıyordu:
"Ne kadar acı olsa / ne kadar güç olsa/ Her şeyi, evet her şeyi unutmalı"ydık.
"Kalırsa içimizde bir derin sızı kalır"dı.
* * *
Derken vuslat kolaylaştıkça; basitleşti ayrılmalar da...
Kocamaya bir yastık yetmez oldu.
Sönenin son ateşiyle yakılan sigaralar gibi; ayrı düşülen yavuklunun hasreti, yeni bir aşkın kollarında giderildi.
Ve günün birinde Ajda Pekkan, "başı yukarda meydan okuyarak hayata", ayrılıkların üzerindeki o kırık yeniklik duygusunu silip attı:
"Arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık" diye kovaladı eski sevgiliyi:
"Bir zamanlar sen de bana acımadın/ yalnız kaldım/ Yıkılmadım ayaktayım."
* * *
Herkes bu çıkışı bekliyordu sanki...
"Ümitlerin ötesindeki o şehir" bir anda tarumar oldu.
Bir baktık ki 20. yüzyılla birlikte, ayrılan yollarda söylenen şarkılar da değişmiş, herkese bir güven gelmiş.
"Aşk dediğin geliyor, geçiyor" diyen Hande Yener, ayrılığın onuncu gününde eski sevgilisine "Yalnız değilim, sıkılmıyorum" mesajı göndermiş.
Nazan Öncel, bir vedalaşmayı "Jetonu mu yoktu, aramadı gitti/ velhasıl bitti" diye özetlemiş.
Sonra jeton da tarih oldu.
Ayrılık acısının ilacı bulundu.
Demet Akalın bir yıl önce "seve seve" ayrıldığı sevgilisiyle "İsim neydi çıkaramadım/ adın neydi hatırlamadım" diye kafa buldu.
Şimdilerde dillerde gezen bir yaz şarkısında ayrılıklara iyi gelecek formülü açıklıyor:
"Hemen yeni bir aşk bulunur, yerin çabuk doldurulur/ Sevgilimi koluma takarım/ Bebek'te üç beş tur atarım/ Olmadı bi de sinema yaparım/ gördüğün gibi çok unutkanım."
* * *
Dedim ya, ayrılığın eski tadı yok.
Şarkılardan belli...

CAN DÜNDAR

16 Nisan 2012 Pazartesi

KUCAĞIMDA TAŞIYACAĞIM






Bu akşam eve geldiğimde Eşim Akşam yemeğini servis ediyordu. Elini tuttum ve ona söyliyeceğim şeyler olduğunu söyledim. Masaya oturdu ve sessizce yemeği yemeye başladı. Ve yine Gözlerinde o korkuyu gördüm.
Bir an da kasıldım ağzımı acamıyordum ama düşüncelerimi söylemem lazımdı. Ben boşanmak istiyorum. Sinirlenmedi Sözlerime karşılık vermedi, sadece sebebini sordu.
Bir cevap veremedim ve buna çok sinirlendi elinde ki Çatal Bıcakları fırlattı. Bana bağırdı ve Adam olmadığımı söyledi. Bu akşam tek kelime konuşmadık. Eşim bütün Gece ağladı. Farkındaydım Evliliğimiz ne olacağını merak ediyordu, ama onu tatmin edecek birşey söyliyemiyecektim. Ben Jane'e aşık oldum, eşimi sevmiyorum artık.
Bu vicdan azabıyla bir Evlilik sözleşmesi hazırladım, Evi, Arabayı ve Şirkettin 30% ona vercektim. Sözleşmeye kısa bir süre baktı ve yırttı. 10 yıl hayatımı paylaştığım bu Kadın bana yabancı olmuştu. Onun harcadığı zamana ve enerjiye üzülüyordum, ama geri dönemezdim, Jane'e çok aşık olmuştum. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, bu benim beklediğim bir tepkiydi. onun ağlaması benim hafiflememe sebep olmuştu. Bir süredir aklımdan geçiriyordum boşanmayı, bu fikir bende saplantı haline gelmişti ve şimdi bu duyguyu daha da güclü hissediyordum ve doğru karardı.
Bir sonra ki akşam eve geç gelmiştim ve Eşimi Masada yazı yazarken gördüm. Çok uykum vardı ve Akşam yemeğini yemeden uyumaya gittim. Jane ile geçirdiğim o kadar saat beni yormuştu. Bir ara uyandım ve onu hala yazı yazarken gördüm Masa da. Ama bu benim Umrumda değildi ve başımı cevirip uyumaya devam ettim. .
Ertesi sabah bana Şartlarını yazı halinde sundu. Benden hiç birşey istemiyordu, sadece boşanmamızı ilan etmek için 1 ay müsade istedi ve bu zamanda normal bir Aile gibi davranmamızı istedi. Bunun sebebi Oğlumuzun 1 ay sonra Sınavların olması ve bu dönemde ona bu yükü bindirmemekti. Bu kabul edilebilinir. Birşey daha vardı, benden onu Evlilik Gecesinde onu kapıdan içeriye nasıl taşıdığımı hatırlamaktı, ve 1 ay boyunca her sabah onu Yatak odasında Kapıya kadar taşımamı istedi. Kafayı yediğini düşündüm, ama son günlerimizin iyi gecmesi acısından, kabul ettim.
Sonra bu şartlardan Jane bahsettim, yüksek ses ile gülüp bunun çok sacma olduğunu ve eninde sonunda Boşanmayı kabul etmek zorunda kalacağını söyledi.
Eşimle boşanma konusunu açtığımdan beri Fiziksel temasda bulunmadık. Bu sebepten ilk gün onu kucağıma alıp kapıya götürdüğümde tuaf bir duygu yaşadım. Oğlumuz arkamızda duruyordu ve alkış yapmaya başladı... 'Babam Annemi kucağında taşıyor...' bu onu çok sevindirmişti, Sözleri canımı acıtmıştı... Yatak odasından Evin Kapısına kadar 10 metre taşıdım. Eşim gözlerini kapatı ve kulağıma'Oğlumuza boşanmamızdan bahsettme' diye fisildadı. Bende başımı öne eğerek tamam dedim, ve içime bir üzüntü çöktü. kapı önünde onu bıraktım Eşim Otobüs durağına gitti ve onu İşe götürecek olan Otobüsü bekledi. Bende arabayla Ofise gittim.
2. gün bu oyunu oynamak bize daha kolay gelmişti. Eşim başını Göğüsüme yasladı, ve onun kokusunu duydum. Birden Eşime uzun süredir bakmadığımı anladım. Ve onun Evlendiğim zama ki kadar Genc olmadığını farkettim. Yüzünde hafif cizgiler oluşmuş saclarına ak düşmüştü. Gecen yıllar öylesine yanından geçmemişt, O an kendime ona bununla neler yaptığımı sordum.
4. Gün onu kucağıma aldığımda bir güven duygusu yaşadım. Bu bana Hayatının 10 yılını Hediye eden Kadın.
5. gün bu güven duygusu daha da büyümüştü. bundan Jane bahsettmedim. Günler geçtikce onu taşımak daha da kolaylaşmıştı, belki de bu sayede yaptığım antreman dan dolayı dı bu.
Bir Sabah onu ne giyeceğini düşünürken izledim. İsyan ederek her gün kıyafetlerin biraz daha bol geliğini söyledi. Birden onun ne kadar süzüldüğünü ve kilo verdiğini farkettim. Demek ki onu her sabah daha kolay taşıyabilmemin sebebi buydu. Birden yüzüme yumruk gibi vurdu. Bu kadar Acıyı ve Üzüntüyü Kalbinde taşıyordu. Farkında olmadan başını okşadım. O an Oğlumuz da geldi ve... ' Baba Annemi taşıman lazım '... dedi. Bu hayatımzın bir parcası olmuştu, Babasının Annesini odadan Kapıya taşıması. Eşim Oğlumuzu yanına çağırdı ve ona sıkı sıkı sarıldı. Ben başımı cevirdim, son anda kararımdan vazgecmek istemiyordum. Onu kucağıma aldım ve Yatak odasından Kapıya kadar taşıdım. Elini enseme koymuştu ve ben onu sıkı sıkı tutmuştum. Tıpkı Evlendiğimiz gün gibi.
Artık Huzursuzlanmıştım bu kadar kilo vermesinden. Son Gün onu kuçağım da taşıdığımda hareket etmedim. Oğlumuz okuldaydı ve Eşime Hayatımızda ki yakınlığın ne kadar eksildiğini söyledim. Ofise gittim arabadan fırladım kapıyı kilitlemeden bunun için zaman yoktu. Her anın kararımı değiştirmesinden korkuyordum ve Merdiven den yukarı koştum, yukarı varınca Jane kapıyı actı. Ona Karımdan boşanmayacağimi söyledim.
Şaşkın bir ifadeyle elini anlıma koydu ve ' Senin ateşin mi var' diye sordu. Üzgünüm Jane ama ben artık boşanmak istemiyorum dedim. Evliliğimizin renksiz kalması sevgi eksikliğinden değil, birbirimizin değerini unuttuğumuzdan dı. Şimdi aklıma geldi , ona Evlendiğimiz Gün kapıdan içeri taşıyınca ömrümün sonuna kadar Sadakat yemini verdim........ Jane olayı anlayınca yüzüme bir tokat attı ve kapıyı kapatarak ağlamaya başladı. Hemen aşağa koşup ilk Çicekciye gidip Eşime bir Buket çicek aldım, üzerinde ki Karta da..'''Seni her Sabah hayatımın sonuna kadar taşıyacağim'''' ...
Eve vardığımda yüzümü bir gülümseme kapladı, elimde Çiceklerle yatak odasına gittim ve Eşimi yatağın üstünde Ölü buldum. Eşim aylardır Kanser ile savaşıyordu ve ben Jane ile ilgilenmekten bunu farketmemiştim. Fazla yaşamayacağını bildiği için, beni Oğlumun bana negativ tutumundan korumaya çalışmıştı . En azından Oğlumun gözünde iyi bir Eş olarak kalmamı istemişti.
İlişkide ki küçük şeylerdir önemli olan. Villalar, arabalar çok paralar değil . Bunlar hayatı kolaylaştırır ama asla Mutluluğun temeli olamazlar.
İlişkine zaman ayır ve ilişkinin güven ve huzur anlamına gelecek şeylere meşgul ol.
Mutlu bir beraberlik yaşa.
Bunu Paylaşmazsan sana birşey olmaz...... Ama paylaırsan belki bir Evlilk kurtarırsın. Çoğu Hayatların yıkılmasının sebebi, İnsanların Hedefe ulaşmaya az kala Pes etmesindendir.
Bu Hikayeyi ben yazmadım sadece tercüme ettim.....

Suzan Şeker

14 Şubat 2012 Salı

ARTIK GİDİYORUM







Biliyor musun, vefasızsın.
Artık dayanamıyorum.
Gidiyorum.
Gün doğumumu, sabahımı alıp gidiyorum.
Daha çok yanacaksın.
Bil ki gidiyorum ve belki artık dönmeyeceğim.
Uyandığında emin ol beni bulamayacaksın.
Bir gül yaprağı üzerinde bir çiğ tanesi olmayacağım. Bardağında su…
Çayında şeker. Reçelinde vişne, turşunda biber…
Gidiyorum. Üstelik en çok sevdiğin şeylerimi de alıp gidiyorum:
Tabağında bıraktığın son lokmamı, musluğunda boşa akan suyumu, lambanda boşluğu aydınlatan ışığımı…
Benimdi bunlar. Şimdi bildin mi?
Sabah kahvaltında zeytin olmayacağım tabağında.
Ya da bir maydanozun altında neşeyle sana gülümseyen beyaz peynir.
Bir ekmeğin içiyle bandığın kekikli zeytinyağı…
Ya da yatmadan önce çocuğuna içirdiğin süt…
Artık dayanamıyorum. Vefasızsın. Gidiyorum.
Üstelik benim olan her şeyimi alarak, yanarak, kavrularak, ağlayarak, belki en çok ağlatarak.
Gidiyorum.
Vazona çiçekler koyardın kesip bahçemden. İyi gelirdim renklerimle. Kokumla…
İyi gelirdim çam kokulu ya da fındık sabunu…
Çok şey istedin evet. Hiçbir şey istemedim oysa ben.
Çok kirlettin beni. Çok ahımı aldın. Ah etmedimdi sana ama…
Ne çok araba…
Ne çok beton, ne çok orman yangını, ne çok, yok!
Bir gün bakmadın yüzüme. Yalan mı?
Biliyor musun vefasızsın.
Kirlettiğin denizimi artık benden alamazsın.
Çöp dağlarından kendine gelecek kuramazsın!
Plastik kefenlerle toprağın altında yatamazsın!
Artık dayanamıyorum.
Gidiyorum.
En çok kendimi götürüyorum giderken.
Güneşimi, ayımı, yıldızlarımı…
Hem korkma, sana fabrika bacalarını bırakacağım.
Suskun petrol siyahını en çok: Evinde, odanda, içinde…
Sana bunları hiç anlatmadım mı?
Bir gün giderim demedim mi?
Kışım bahara, baharım yaza karışmadı mı? Durup durup en olmadık yerde yağmur yağmadım mı?
Ağlamadım mı toprak toprak yarılıp ayaklarının altında?
Daha nasıl haber verirdim ki gideceğimi sana?
İnatla savaştın benimle. Evler yaptın en çok…
Sel oldum yıkmadım mı; ağıt olmadım mı sana; sarmadım mı ayaklarının altındaki yeri zelzele olup, hiç anlamadın mı?
Kah içimi boşalttın, kah setler yaptın önüme.
Beni bedenin zannettin, hor kullandın.
Tedavi olurum mu sence?
Kış olur muyum kış gibi? Yaz olur muyum söylesene yaz gibi?
Hani şiirler yazdırırdım ya sana sonbaharda?
Nisan’da çiçek çiçek hanımeli, petunyalar bir yanda.
Masan oldum, penceren, kapın, dolabın, yatağın, çarşafın, havlun… Elini sildiğin kağıt…
En çok kendim oldum ben ama sen nerdesin?
Vefasızsın biliyor musun?
Artık gidiyorum.
Bana ait olan her şeyimi alarak gidiyorum üstelik.
Uykularından olacaksın. Gecelerinden. Çocuklarından.
Kuruyacaksın yavaş yavaş yakıcı rüzgarımdan.
Beni ben olmaktan çıkardın ya.
Sen de çıkacaksın sen olmaktan.
Sen her şeyi bilirdin ya?
Hadi şimdi bir çay kaşığı süt yap.
Ya da bir parmak bal…
Hayır hayır, sen bırak bunları.
Zor gelir belki, kıyamam sana. Bir damla su yap. Bir damlacık.
Üzerimde demir kanatlarla uçmak kolay…
Tekerleklerin üzerinden gitmek bir yerimden bir yerime…
Bir damlacık su yap hadi. Beni utandır.
Vefasızlığını yüzüne vurmayayım.
Seni aklın tanrılaştırıldığı fiberoptik kablolarınla yalnız bırakmayayım.
Bir damla su, yap da tüm acılarıma rağmen seninle kalayım.
Utanan bir dünya olarak ayaklarının altında sonsuza kadar, dönüp durayım!

Bedirhan Gökçe

5 Mayıs 2011 Perşembe

OLSAM....





Bir kitabın ayracı olsam... Kitabın cümleleri uçuşurken uykunun arasında, ben o sayfaya takılsam, kitabın hikayesini düşlesem karanlıkta...

Bir bezelye tanesi olsam... Önce tencerenin içinde teslim olsam sıcağa, suyun kaynama noktasına... Bıraksam diri olan kendimi, çeperimi, içimi, içimden geçenleri...

Koltuğun pütürlü motifi olsam... Elin ne zaman farkında olmadan o motifin üzerinde dolansa, anlasam o an aklından geçenleri...

Kahve bardağın olsam... Bardağın dibindeki kahve lekesini süngerle çıkarmaya çalışırken sen, sabundan hoşlanmasam, püskürtsem köpükleri bir o yana bir bu yana... Sonra durulanınca rahatlasam, banyo yapmış yaramaz bir çocuk gibi...

Saatin olsam... Her sabah bağlasan beni bileğine.... Zamanı gösterirken sana, aslında ben kalp atışlarını dinlesem dakikalarca... Kalbin attıkça zaman yavaşlasa...

Her zaman oturduğun kafenin masa örtüsündeki bir pöti kare olsam... Karşında sohbet edecek biri yoksa, bana anlatsan gününü, içinden geçenleri.... Sussam, konuşmasam ama anlattıklarınla doldursam dört köşemi...

Montunun düğmelerinden biri olsam... Soğuğa karşı iliklesen beni bir yanına ve sıcağa geçtiğimizde merhaba der gibi ayrılsak iki tarafa...

Şans eseri ayakabının altına takılan bir çakıl taşı olsam... Yollarını öğrensem, adımlarını izlesem, seninle dursam, seninle yürüsem, sonrada beni bırakman gereken yerde tabanından sökülsem... Deniz kenarında, geçtiğin parkın birinde, Taksim’in orta yerinde... Kalakalıp özlesem seni öyle...

Masanın yanında duran pencerenin üstten 8. Jaluzisi olsam... Sen dışarı bakıp gökyüzünü içine doldururken, ben sana bakıp okusam hayallerini....

Üzümlü kekin içindeki bir tane üzüm olsam... Tam sen “Üzümlü keki çok seviyorum”diye düşündüğün o an, ben bunu tüm üzümler adına üstüme alınsam, desem ki o da seviyor beni....

Gümüş rengi anahtarlığın olsam... Cebinde tutup beni, kaybetmesen hiç bir yerde ve her baktığında hatırlatsam evini...

Gömleğinin sol yakası olsam... Hani düşünceye daldığında oynadığın köşeşi... Parmakların değince sakinleştirsem seni...

Dinlediğin şarkıdaki minik bir es'ten sonra başlayan çoşkulu bir yalvarış olsam... o an aklına düşsem, baştan alsan tekrar müziği....

Yastığın olsam.... Seninle aynı rüyaya beraber dalsam... Sabah uyandığımızda en az senin kadar darmadağınık ama mutlu uyansam...

12 Aralık 2010 Pazar

İki Kelimeydi Sana Söyleyemediğim





İki kelimeyi bir araya getiremeden yaşadım yıllarca ! Ben ne zaman konuşmak ya da yazmak istesem Ali topu at kadar saçmalaşırdı cümleler…Konuşmama hakkımı kullanırdım herzaman…Bu yüzden okul yıllarında kara tahtada ismimi konuşanlar listesinde kimse göremedi.Konuşamadığım gibi yazamıyordum da ! Sırf bu yüzden kompozisyon sınavlarının açıklanan sonuçları alay konusu olurdu elli kişilik sınıflarda ! Ama dönem ödevlerini çok severdim bir tek o zaman yazabiliyordum çünkü ! Cümleler korsan oluyordu…Yaldızlı bir ansiklopedi kurtarırdı beni her defasında ! İŞte bu şekilde beceriksiz cümleler kullanarak bitti bitmez dediğim lise !

Bu iki kelimeyi bir araya getirememe durumu ikili ilişkilerimde de her defasında bir depreme yol acardı! ne zaman bir kızdan hoşlansam iki kelime edemeden çeker giderdi yanımdan..kısa keserdik cümleler gibi aşklarıda her seferinde ! yarım düşerdik sevdalara yarım kalırdık ! Benim bu yüzden hiç yazılmış şiirim olmadı defter aralarında…ya da adım geçmedi bir kitapta ! kimse yaşadığım ilişkinin dedikodusunu yapmadı,benim anlatacak hiç aşk hikayem olmadı…çünkü ben ne zaman konuşmak istesem ali topu at kadar saçmalaşırdı cümleler !

Liseden sonra bitti askerlik…derken bir kız çıktı karşıma…yeni doğmuş bir bebek kadar masum televizyonda gördüğüm mankenler kadar güzeldi.Bu kez cümleler gibi kısa bitsin istemiyordum.çünkü ben adını bile söyleyemediğim bu kıza aşık olmuştum.Her gece uzatırdım evimin yolunu zira evi ters bi yerde olduğu halde ! Tek düşüncem onu bir daha ne zaman ya da ne kadar görebileceğimdi !Geceleri yatağıma uzandığımda artık süperman gibi uçmayı değil onunla geçicek bir ömrü düşlemeye başlamıştım.Tam aynayı güneşe doğru çevirmiştim ki o şirin kız da diğerleri gibi kısa kesip bir kelime bile söylemeden çekip gitti…

Oysa ben ona tam iki çift söz etmeye hazırlanıyordum ama tek kelime bile edemeden yarım kalmıştı yine cümlem ! Ama bu cümle diğerlerinden farklıydı bu kez ! İlk defa aşık olmuştum ! Üzerime giydiğim kıştan kalma gömleği çıkarıp ilkbaharı asmıştım omuzlarıma ! Ama onun bu kısa kesmişliğiyle ben kahrettim kendimi ! Dünyada insanlar için yaratılan hiçbir nesne beni mutlu etmeye yetmedi !Hatta babamın doğumgünümde aldığı o pahalı hediye bile…

Günler ayları,aylar yılları getirdi…Geçip giden günlerle bende değiştim !Bugün iki şeyi farkettim !İlki şuydu : Onun gidişiyle binlerce kelime gelmiş aklıma ! Meğer kısa kesmek gerekirmiş bir aşkı yazabilmek için ! Şu sıralar binlerce kelimeyle evliyim ama bu kez sen yoksun ! Keşke yanımda olsaydın ! Artık iki kelimeden fazlasını konuşabiliyor hatta uzun cümleleri dahi tek nefeste söyleyebiliyorum.Ama son cümlesi eksik kalmış bu sevdamdan uzun zaman geçmişti.Ama ben dün onu sahilde yürürken gördüm…Gözlerimin o şirin kızı gördüğünde yaşadığı çocuksu heyecanı kelimelere dökebilseydim eğer kalın bir romanda sadece bu kısımdan bahsetmem gerekirdi ! Yanına gidip ona o iki kelimeyi söyleyecektim.Evet bu kez yapacaktım bunu ! Kendimi topladım ve hızlı adımlarla yanına gittim ama heyecandan olsa gerek ellerinden tuttuğu kişiyi farkededemedim ! Ayaklarıma ağır gelmiş olucam sendeledim biraz ! Şuurum bir süreliğine izine çıktı herhalde o an ! Çünkü ne yaptığımı tam olarak hatırlamıyorum…Tek bildiğim kendime geldiğimde benim çimlerin üstünde oturuyo oluşum onunsa orada olmadığıydı !Kimbilir bir gün bu yazıyı sende okursun belki inanmazsın bu kelimelerin tek sahibi oluşuma ! Ama senin kısa kesmişliğinden sonra bunun gibi birçok şey yazdım…Aklıma gelen ikinci konuysa : Senin romanlarımda yazılacak kadar uzun,anlatılacak kadar da kısa olmadığınmış ! Neyse kısa kesicem senin gibi ! Sana son cümlesi eksik kalmıştı dediğim bu sevdanın diğer yarısını okuyacaksın biraz sonra ! Sana iki kelime söyleyememiştim ya şimdi alt satıra yazıcam onu bu kısmı sadece sen oku olur mu ?

Benimle evlenir misin?

2 Şubat 2010 Salı

Sevgiliye




Bir arada olabilmek ne mümkün
Bir arada kalabilmek imkansız
Seneler alıp gitmiş ne var ne yoksa
Herseyi

İnanılmaz değişen ben miyim
İnanılmaz bu yabancı da kim
Sen misin böyle uzak
Veda sözleri söyleyen

Geri dönmek inan işten değil
Hani var ya tutamazsin kendini
Bir ümitle,ya olursa dersin hep
Bile bile herşeyin bittiğini

Sonradan kor,sonradan kor
Ayrılıklar, an be an
Akıp gider akıp gider
Zaman sana aldırmadan..

Popüler Yayınlar