Hayat Satrancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Satrancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2012 Perşembe

FARKINDALIK ÜZERİNE







Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı. Hayatın ve getirilerin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde. Deniyordu ki; ’’Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez bir hala geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün.’’
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım. Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum; ama -kendi ölümünüzü ve cenazenizi düşünün- diye bir tavsiye geliyordu.
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an. Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim.
Diyordu ki; ’’Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söylediklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın.
O anda geriye dönme şansınız olmayacağını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınızın olmadığını düşünün. Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin. Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bunların ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın.
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz. Orada o musalla taşında düşünün kendinizi, seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini. Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin.
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım.
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini.
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı.
Görüyordum işte ’’babaaa’’ diye ağlayan biricik oğlumu. Eşim kucağında -ağlayan emanetimle- ayakta durmaya çalışıyordu per perişan. Kara çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu. Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu göz yaşlarını.
Kardeşlerim, akrabalarım ’’ Çok erken gitti, doyamadı oğluna...!’’ diyordu acıyan ses tonlarıyla.
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı ’’Daha dün birlikteydik, nasıl olur?’’ diyordu.
Bunları seyredip onlara ’’Hayır ölmedim, burdayım!’’ demek istedim hayal olduğunu unutup.
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın.
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide. Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelemeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar.
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı ne de isteğim. Almam gereken mesajı almıştım .Şimdi ne kitabın adını ne de yazarın adını hatırlamıyorum. Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum. Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik.
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline. Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde ne söyledikleri vardı. Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında. Onlarda bıraktığım izleri, yaşananlar ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde. İçlerini okuyacaktım seneryo bana ait olarak. Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısıyla girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin.
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu. Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti, ağlayacaktı aklına geldikçe. Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları.
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim iki saniyede oğlumu. ’’ Hayal meyal hatırlıyorum be baba seni. Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...Bak mezuniyet törenimde de babasızım. Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...’’
diyecek canı yanarak bir köşede.
Sevgili eşim, benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe? O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana. Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı. Bir daha ’’seni seviyorum’’ diyemeyecekti. Bir daha hevesle açmayacaktı çalan kapıyı. Ve her gece bensizliği haykıracaktı yüzüne, her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün.
Tek cümlesi takıldı o an içime;
’’Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik?...’’
Babam-annem, o güne kadar evlat olarak hiç bir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları. Bilerek hiç kırmamıştım onları. Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü, işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım. Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evlatlarının cenazesinde bulunmak. Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek.
(...)
Ben o gün kurduğum o hayalle canımın tüm yanmalarına rağmen - YENİDEN DOĞDUM- . Bilgisayar diliyle - FORMAT ATTIM HAYATIMA-
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...
(...)

CAN DÜNDAR

2 Mart 2010 Salı

Hayat Satrancı





Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkes ona saygı gösteriyordu.

Düşmanı yoktu. Evlilikleri başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki . insanları "küçük" görmeye başlamıştı.

Genç adam için "önemli" hiçbir iş, hiçbir insan, hiçbir durum kalmamıştı. Hiçbir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı herşeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu.

Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı.Sonra da bilge kişi sordu: "Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?"

Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: "Satranç..." dedi, "Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum."

Bilge kişi "Güzel" dedi, "Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor." Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu. Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden "Bir dakika" dedi, "Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?" Öğrencisi "Tabii efendim" deyince genç adam da daha zayıf bir sesle "Tamam" dedi.

Oyun başladı. "Her şeyi en iyi yapan", "Her şeyde en başarılı" genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı.

Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi: "Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!" Genç adam önüne bakıyordu.

Bilge kişi konuştu: "İşte tekrar tutkuyu yaşadın... Dikkatini toplamayı öğrendin... Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün... Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın..." Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular.
Hayat Satrancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Satrancı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2012 Perşembe

FARKINDALIK ÜZERİNE







Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı. Hayatın ve getirilerin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde. Deniyordu ki; ’’Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez bir hala geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün.’’
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım. Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum; ama -kendi ölümünüzü ve cenazenizi düşünün- diye bir tavsiye geliyordu.
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an. Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim.
Diyordu ki; ’’Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söylediklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın.
O anda geriye dönme şansınız olmayacağını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınızın olmadığını düşünün. Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin. Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bunların ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın.
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz. Orada o musalla taşında düşünün kendinizi, seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini. Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin.
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım.
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini.
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı.
Görüyordum işte ’’babaaa’’ diye ağlayan biricik oğlumu. Eşim kucağında -ağlayan emanetimle- ayakta durmaya çalışıyordu per perişan. Kara çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu. Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu göz yaşlarını.
Kardeşlerim, akrabalarım ’’ Çok erken gitti, doyamadı oğluna...!’’ diyordu acıyan ses tonlarıyla.
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı ’’Daha dün birlikteydik, nasıl olur?’’ diyordu.
Bunları seyredip onlara ’’Hayır ölmedim, burdayım!’’ demek istedim hayal olduğunu unutup.
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın.
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide. Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelemeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar.
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı ne de isteğim. Almam gereken mesajı almıştım .Şimdi ne kitabın adını ne de yazarın adını hatırlamıyorum. Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum. Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik.
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline. Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde ne söyledikleri vardı. Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında. Onlarda bıraktığım izleri, yaşananlar ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde. İçlerini okuyacaktım seneryo bana ait olarak. Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısıyla girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin.
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu. Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti, ağlayacaktı aklına geldikçe. Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları.
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim iki saniyede oğlumu. ’’ Hayal meyal hatırlıyorum be baba seni. Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...Bak mezuniyet törenimde de babasızım. Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...’’
diyecek canı yanarak bir köşede.
Sevgili eşim, benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe? O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana. Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı. Bir daha ’’seni seviyorum’’ diyemeyecekti. Bir daha hevesle açmayacaktı çalan kapıyı. Ve her gece bensizliği haykıracaktı yüzüne, her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün.
Tek cümlesi takıldı o an içime;
’’Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik?...’’
Babam-annem, o güne kadar evlat olarak hiç bir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları. Bilerek hiç kırmamıştım onları. Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü, işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım. Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evlatlarının cenazesinde bulunmak. Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek.
(...)
Ben o gün kurduğum o hayalle canımın tüm yanmalarına rağmen - YENİDEN DOĞDUM- . Bilgisayar diliyle - FORMAT ATTIM HAYATIMA-
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...
(...)

CAN DÜNDAR

2 Mart 2010 Salı

Hayat Satrancı





Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkes ona saygı gösteriyordu.

Düşmanı yoktu. Evlilikleri başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki . insanları "küçük" görmeye başlamıştı.

Genç adam için "önemli" hiçbir iş, hiçbir insan, hiçbir durum kalmamıştı. Hiçbir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı herşeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu.

Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı.Sonra da bilge kişi sordu: "Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?"

Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: "Satranç..." dedi, "Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum."

Bilge kişi "Güzel" dedi, "Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor." Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu. Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden "Bir dakika" dedi, "Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?" Öğrencisi "Tabii efendim" deyince genç adam da daha zayıf bir sesle "Tamam" dedi.

Oyun başladı. "Her şeyi en iyi yapan", "Her şeyde en başarılı" genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı.

Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi: "Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!" Genç adam önüne bakıyordu.

Bilge kişi konuştu: "İşte tekrar tutkuyu yaşadın... Dikkatini toplamayı öğrendin... Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün... Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın..." Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular.

Popüler Yayınlar