Sözün Bittiği Yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sözün Bittiği Yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

SENDE Mİ UNUTTUN?







Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,
Çayımı bile yarım dolduruyor bey.
Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da
Duymuyorum ne söylediğini
Ama yine de hissediyorum bey;
Beni bu evde galiba istemiyor artık
Hey gidi günler heeey.
Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı
İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz.
Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...
Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?
Nasıl ağırıma gitti nasıl
Artık akide şekeri de getirmiyor.
Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da
Çocuklar iğreniyormuş benden.
Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?
Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı
Olsun,
koynumdaki resminden haberi bile yok!
Yine de beddua edemem bey,
Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
Geçenlerde üst komşular geldi,
Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.
Duymadım, duymadım, lakin hissettim.
Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni
Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,
Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,
Seni dinler.
Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.
Akide şekeri de istemem.
Masal da anlatmam artık çocuklara
Ne olur ayırmasınlar beni bu evden
Yaşayamam nefes bile alamam
Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?
Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.
Bastonun hala duvarda asılı.
İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.
Hey gidi günler hey
Hani diyorum bir çağırsan
Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey
Sendemi unuttun beni bey?

9 Nisan 2012 Pazartesi

HÜZZAM MAKAMI






2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulu...nda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.
Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.

(Alıntı)

6 Nisan 2012 Cuma

GERÇEK BİR OLAY







Bu olay 14Ekim 1998 tarihinde kıtalar arası bir uçuş sırasında gerçekleşti.

Zenci bir erkek yolcunun yanında süslü püslü bir kadın düşmüştü. Kadın hostesi çağırarak yanındakini aşağılayıcı bir eda ile yerinin değiştirilmesini

istedi. Çünkü kendisine antipatik gelen birisi ile yan yana oturmak istemiyordu.

Hostes tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta boş bir yer bulunup bulunmadığını araştıracağını söyledi.

Kadının konuşmasını dinleyen yolcular şaşkınlık ve tiksinti içindeydiler. Kadının terbiyesizliği bir yana birinci mevkide oturacağına da üzülüyorlardı.

Renginin özelliği dışında diğer erkeklerden görünüşte hiçbir farkı olmayan zavallı adamcağız ise sesini çıkarmamayı yeğledi.

Kadın tatmin olmuş görünüyordu, Zenci bir erkek yanında oturmayacaktı ve birinci mevkide gidecekti

Birkaç dakika sonra hostes geriye döndü ve kadına birinci mevkide bir tek boş yer olduğunu bildirdi. Ancak o yer için kaptan pilottan izin almıştı. Kaptan pilot “ Hiçbir yolcu sorun yaratan diğer bir yolcunun yanında oturmak zorunda değildir” deyerek gereken onayı vermişti.

Hostesin konuşmasını takip eden yolcuların kızgınlıkları biraz daha arttı. Kadın ise zafer kazanmış komutan gibiydi. Ayağa kalkmaya yeltenirken Hostes zenci kişiye dönerek “Beyefendi, sizi uçağın birini sınıfındaki yeni yerinize götürmem için lütfen beni takip eder misiniz? Uçak şirketimiz adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için sizden özür diliyor”

Yolcular kaptan pilotun ve hostesin bu güzel davranışını yürekten alkışladılar.

Kadın dersini almıştı. Zenci yolcu hostesi takip ederken kadın yolcu süklüm püklüm kimsenin yüzüne bakamıyordu.

Bu olay seyahat acentelerini ve uçak şirketlerini yeni tedbirler almağa sevk etti.

O yıl kaptan pilot ile hostes örnek davranışları yüzünden ödüllendirildiler.

Benzer durumlarla bir daha karşılaşmamak için kişilerin eğitilmeleri de gerekiyor. Bunun bilincinde olan yöneticiler aşağıda belirtilen sözleri seminer odalarının duvarlarına astırdılar.

“İnsanlar kendilerine ne söylendiğini unutabilirler

İnsanlar kendilerine ne yapıldığını da unutabilirler.

Ancak insanlar kendilerine nelerin hissettirildiğini hep hatırlaya gelmişlerdir.”

29 Mart 2012 Perşembe

FARKINDALIK ÜZERİNE







Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı. Hayatın ve getirilerin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde. Deniyordu ki; ’’Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez bir hala geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün.’’
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım. Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum; ama -kendi ölümünüzü ve cenazenizi düşünün- diye bir tavsiye geliyordu.
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an. Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim.
Diyordu ki; ’’Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söylediklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın.
O anda geriye dönme şansınız olmayacağını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınızın olmadığını düşünün. Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin. Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bunların ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın.
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz. Orada o musalla taşında düşünün kendinizi, seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini. Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin.
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım.
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini.
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı.
Görüyordum işte ’’babaaa’’ diye ağlayan biricik oğlumu. Eşim kucağında -ağlayan emanetimle- ayakta durmaya çalışıyordu per perişan. Kara çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu. Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu göz yaşlarını.
Kardeşlerim, akrabalarım ’’ Çok erken gitti, doyamadı oğluna...!’’ diyordu acıyan ses tonlarıyla.
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı ’’Daha dün birlikteydik, nasıl olur?’’ diyordu.
Bunları seyredip onlara ’’Hayır ölmedim, burdayım!’’ demek istedim hayal olduğunu unutup.
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın.
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide. Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelemeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar.
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı ne de isteğim. Almam gereken mesajı almıştım .Şimdi ne kitabın adını ne de yazarın adını hatırlamıyorum. Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum. Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik.
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline. Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde ne söyledikleri vardı. Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında. Onlarda bıraktığım izleri, yaşananlar ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde. İçlerini okuyacaktım seneryo bana ait olarak. Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısıyla girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin.
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu. Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti, ağlayacaktı aklına geldikçe. Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları.
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim iki saniyede oğlumu. ’’ Hayal meyal hatırlıyorum be baba seni. Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...Bak mezuniyet törenimde de babasızım. Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...’’
diyecek canı yanarak bir köşede.
Sevgili eşim, benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe? O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana. Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı. Bir daha ’’seni seviyorum’’ diyemeyecekti. Bir daha hevesle açmayacaktı çalan kapıyı. Ve her gece bensizliği haykıracaktı yüzüne, her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün.
Tek cümlesi takıldı o an içime;
’’Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik?...’’
Babam-annem, o güne kadar evlat olarak hiç bir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları. Bilerek hiç kırmamıştım onları. Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü, işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım. Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evlatlarının cenazesinde bulunmak. Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek.
(...)
Ben o gün kurduğum o hayalle canımın tüm yanmalarına rağmen - YENİDEN DOĞDUM- . Bilgisayar diliyle - FORMAT ATTIM HAYATIMA-
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...
(...)

CAN DÜNDAR

30 Mart 2010 Salı

Sözün Bittiği Yer-Film




Film sever misiniz? Peki duygusal film sever misiniz? Herhangi bir filmde ağladığınız ya da gözlerinizin dolduğu oldu mu? Ben hiç ağlamam diyenlerdenseniz ya da beni çok ağlatan bir film var zaten ondan daha güzeli olamaz diyenlerdenseniz bu filmi izleyin derim. Ne yapın edin bulun ve izleyin. Mükemmel bir film.

Keyfi kaçmasın diye konusu hakkında tek kelime yazmadım. Umarım beğenirsiniz.

Sözün Bittiği Yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sözün Bittiği Yer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

SENDE Mİ UNUTTUN?







Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,
Çayımı bile yarım dolduruyor bey.
Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da
Duymuyorum ne söylediğini
Ama yine de hissediyorum bey;
Beni bu evde galiba istemiyor artık
Hey gidi günler heeey.
Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı
İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz.
Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...
Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?
Nasıl ağırıma gitti nasıl
Artık akide şekeri de getirmiyor.
Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da
Çocuklar iğreniyormuş benden.
Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?
Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı
Olsun,
koynumdaki resminden haberi bile yok!
Yine de beddua edemem bey,
Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
Geçenlerde üst komşular geldi,
Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.
Duymadım, duymadım, lakin hissettim.
Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni
Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,
Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,
Seni dinler.
Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.
Akide şekeri de istemem.
Masal da anlatmam artık çocuklara
Ne olur ayırmasınlar beni bu evden
Yaşayamam nefes bile alamam
Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?
Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.
Bastonun hala duvarda asılı.
İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.
Hey gidi günler hey
Hani diyorum bir çağırsan
Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey
Sendemi unuttun beni bey?

9 Nisan 2012 Pazartesi

HÜZZAM MAKAMI






2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulu...nda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.
Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.

(Alıntı)

6 Nisan 2012 Cuma

GERÇEK BİR OLAY







Bu olay 14Ekim 1998 tarihinde kıtalar arası bir uçuş sırasında gerçekleşti.

Zenci bir erkek yolcunun yanında süslü püslü bir kadın düşmüştü. Kadın hostesi çağırarak yanındakini aşağılayıcı bir eda ile yerinin değiştirilmesini

istedi. Çünkü kendisine antipatik gelen birisi ile yan yana oturmak istemiyordu.

Hostes tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta boş bir yer bulunup bulunmadığını araştıracağını söyledi.

Kadının konuşmasını dinleyen yolcular şaşkınlık ve tiksinti içindeydiler. Kadının terbiyesizliği bir yana birinci mevkide oturacağına da üzülüyorlardı.

Renginin özelliği dışında diğer erkeklerden görünüşte hiçbir farkı olmayan zavallı adamcağız ise sesini çıkarmamayı yeğledi.

Kadın tatmin olmuş görünüyordu, Zenci bir erkek yanında oturmayacaktı ve birinci mevkide gidecekti

Birkaç dakika sonra hostes geriye döndü ve kadına birinci mevkide bir tek boş yer olduğunu bildirdi. Ancak o yer için kaptan pilottan izin almıştı. Kaptan pilot “ Hiçbir yolcu sorun yaratan diğer bir yolcunun yanında oturmak zorunda değildir” deyerek gereken onayı vermişti.

Hostesin konuşmasını takip eden yolcuların kızgınlıkları biraz daha arttı. Kadın ise zafer kazanmış komutan gibiydi. Ayağa kalkmaya yeltenirken Hostes zenci kişiye dönerek “Beyefendi, sizi uçağın birini sınıfındaki yeni yerinize götürmem için lütfen beni takip eder misiniz? Uçak şirketimiz adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için sizden özür diliyor”

Yolcular kaptan pilotun ve hostesin bu güzel davranışını yürekten alkışladılar.

Kadın dersini almıştı. Zenci yolcu hostesi takip ederken kadın yolcu süklüm püklüm kimsenin yüzüne bakamıyordu.

Bu olay seyahat acentelerini ve uçak şirketlerini yeni tedbirler almağa sevk etti.

O yıl kaptan pilot ile hostes örnek davranışları yüzünden ödüllendirildiler.

Benzer durumlarla bir daha karşılaşmamak için kişilerin eğitilmeleri de gerekiyor. Bunun bilincinde olan yöneticiler aşağıda belirtilen sözleri seminer odalarının duvarlarına astırdılar.

“İnsanlar kendilerine ne söylendiğini unutabilirler

İnsanlar kendilerine ne yapıldığını da unutabilirler.

Ancak insanlar kendilerine nelerin hissettirildiğini hep hatırlaya gelmişlerdir.”

29 Mart 2012 Perşembe

FARKINDALIK ÜZERİNE







Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı. Hayatın ve getirilerin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde. Deniyordu ki; ’’Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez bir hala geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün.’’
Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım. Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum; ama -kendi ölümünüzü ve cenazenizi düşünün- diye bir tavsiye geliyordu.
Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an. Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim.
Diyordu ki; ’’Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söylediklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın.
O anda geriye dönme şansınız olmayacağını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınızın olmadığını düşünün. Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin. Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bunların ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın.
Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz. Orada o musalla taşında düşünün kendinizi, seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini. Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin.
Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım.
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine...Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini.
Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı.
Görüyordum işte ’’babaaa’’ diye ağlayan biricik oğlumu. Eşim kucağında -ağlayan emanetimle- ayakta durmaya çalışıyordu per perişan. Kara çınar babacığım, belli belirsiz dualar okuyordu. Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu göz yaşlarını.
Kardeşlerim, akrabalarım ’’ Çok erken gitti, doyamadı oğluna...!’’ diyordu acıyan ses tonlarıyla.
Ve dostlarım... Onlar da şaşkındı... Bazısı ’’Daha dün birlikteydik, nasıl olur?’’ diyordu.
Bunları seyredip onlara ’’Hayır ölmedim, burdayım!’’ demek istedim hayal olduğunu unutup.
Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın.
Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide. Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelemeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar.
Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı ne de isteğim. Almam gereken mesajı almıştım .Şimdi ne kitabın adını ne de yazarın adını hatırlamıyorum. Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum. Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik.
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline. Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde ne söyledikleri vardı. Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında. Onlarda bıraktığım izleri, yaşananlar ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde. İçlerini okuyacaktım seneryo bana ait olarak. Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısıyla girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin.
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu. Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti, ağlayacaktı aklına geldikçe. Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları.
Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim iki saniyede oğlumu. ’’ Hayal meyal hatırlıyorum be baba seni. Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle...Bak mezuniyet törenimde de babasızım. Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine...’’
diyecek canı yanarak bir köşede.
Sevgili eşim, benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır bensizliğe? O ki, benim için her şeyini feda edip koşmuştu bana. Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı. Bir daha ’’seni seviyorum’’ diyemeyecekti. Bir daha hevesle açmayacaktı çalan kapıyı. Ve her gece bensizliği haykıracaktı yüzüne, her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün.
Tek cümlesi takıldı o an içime;
’’Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik?...’’
Babam-annem, o güne kadar evlat olarak hiç bir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar...
Helaldi şüphesiz hakları. Bilerek hiç kırmamıştım onları. Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü, işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım. Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evlatlarının cenazesinde bulunmak. Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek.
(...)
Ben o gün kurduğum o hayalle canımın tüm yanmalarına rağmen - YENİDEN DOĞDUM- . Bilgisayar diliyle - FORMAT ATTIM HAYATIMA-
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim...
(...)

CAN DÜNDAR

30 Mart 2010 Salı

Sözün Bittiği Yer-Film




Film sever misiniz? Peki duygusal film sever misiniz? Herhangi bir filmde ağladığınız ya da gözlerinizin dolduğu oldu mu? Ben hiç ağlamam diyenlerdenseniz ya da beni çok ağlatan bir film var zaten ondan daha güzeli olamaz diyenlerdenseniz bu filmi izleyin derim. Ne yapın edin bulun ve izleyin. Mükemmel bir film.

Keyfi kaçmasın diye konusu hakkında tek kelime yazmadım. Umarım beğenirsiniz.

Popüler Yayınlar