30 Ocak 2010 Cumartesi

Babam İzliyor


Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı. Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.

Liseye girdiğinde sınıfının en sıska öğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte, istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından bir olmaya çalışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.

Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu, ama yine de elinden geleni yaptı. Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da, bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmanda yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.

Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi. Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi: "Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bugünkü idmana gelmesem?" Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve "Bu hafta dinlen evlat" dedi, "cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme."

Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarını giyip saha sahanın kenarına çıktı. Babası ölen ufaklıktı bu! Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.

Hocasının yanına giden genç "Lütfen izin verin oynayayım" dedi. "Bugün oynamak zorundayım. " Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu. Ama genç o kadar ısrar etti ki, sonunda ona acıyan hocası razı oldu: "Pekala oyuna girebilirsin."

Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gördüklerine inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi. Karşı takım oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor, pas veriyor, savunmaya yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu. Sonunda, gencin takımı aradaki farkı kapattı, nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı. Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti. Okulunun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları onu omuzlarında taşıyordu.

Seyirciler tribünü terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra, takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğun fark etti. Yanına gidip inanamıyorum. Bugün bir harikaydın" dedi. "Sana ne oldu, bunu nasıl yaptın, anlat bana!".

Genç hocasına baktı, gözlerine yaşlar doldu ve şöyle dedi:

"Babamın öldüğünü biliyorsunuz. Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?". Delikanlı zorlukla yutkundu, gülümsemeye çalıştı: Babam bütün maçlarıma geldi, çünkü görmediği halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bugün beni oynarken görebilirdi. Ben de bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ateş Pahası




Bir gün Kanuni Sultan Süleyman, adamlarıyla birlikte avlanmaya çıkar. Bir ceylanın peşinden koşarlarken zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına varamayıp,
“Biz nerelere geldik böyle?” diyerek çevrelerine bakındıklarında hava kararmaya yüz tutmuştur.
Gök kararmakla kalmamış, şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmıştır. Hünkar ve adamları, bu dağ başında bulabildikleri bir kulübeye kendilerini zor atarlar.
Sığındıkları kulübede, geçimini odunculuk yaparak sağlayan yoksul bir köylü yaşamaktadır. Adamcağız bu Tanrı konuklarını içeri alır, onlara elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.
Padişah kendini özellikle tanıtmaktan geri durur; fakat yoksul oduncu onun kim olduğunu anlamakta gecikmemiştir. O nedenle ocağa büyük büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıtır.Bir de sıcacık çorba ikram eder.

Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalırlar. Geceyi orada rahatça geçirirler. Hatta padişah bir ara çevresindekilere, “Doğrusu şu ateş bin altın eder” diye de söylenir.
Ertesi gün yola çıkmadan önce padişah oduncuya önce memnuniyetini bildirir:
“Efendi! Bizi ihya ettin. Harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik” der ve sorar:
“Söyle bakalım borcumuz ne kadar?”
Oduncu, kırk yılda bir eline geçen bu olanağı değerlendirip parayı biraz yüksek söyler:
“Bin bir altın yeter, beyzadem” der.
"Çok fazla istemedin mi?"diye soran padişaha.
"Yemek ve yatak bedeli bir altın, ateşin bin altın ettiğini de zaten siz söylediniz."der.
Padişah adamın kıvrak zekası karşısında gülümser ve bin altını öder.
“Ateş pahası” sözü buradan gelmektedir.

SIRA DIŞI BİR AŞK ÖYKÜSÜ




Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yani sıra, çok garip bir de kamburu vardı.
Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg'da yasayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı.
Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.
Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu.
Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, basını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses'i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu:
"Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır misiniz?" dedi.
"Elbette" diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses'in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu:
"Peki ya siz?" dedi. "Siz inanır misiniz buna?" Moses bir an bile duraksamadı:
"Evet, ben de inanırım" dedi ve ekledi:
"Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı, onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da, benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana 'Senin karın kambur olacak' demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı’dan.
“Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap” demişim."

Moses'in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatıp, Moses'in elini tuttu. Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

Bu anlattığımız bir "peri masalı" değil, ünlü Alman besteci Mandelssohn'un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.

Köpek, Değnek ve Sufi...



Bir gün Sufi gibi giyinmiş bir adam yolda bir köpek görür ve değneğiyle sertçe köpeğe vurur. Acıyla çığlık atan köpek, büyük bilge Abu-Said'e koşar. Kendini bilgenin ayaklarına atar ve yaralı pençesini tutarak ona zalimce davranan bu adamdan intikam almak ister.
Bilge ikisini bir araya getirir. Sufi'ye döner:"Ey pervasız adam! Zavallı bir hayvana bu şekilde davranmaya nasıl cüret edersin? Şu yaptığına bak!"
Sufi yanıtlar: "Benim kabahatim değil, köpeğindir. Ben ona vurmadım o derneğime çarptı".
Ama köpek şikayetinde ısrarcıdır.
Sonra acımasız adam köpeğe döner: "Nihai bedeli aramak yerine izin ver ben acını gidermene yardımcı olayım".
Köpek şöyle der: "Yüce ve bilge insan! Ben bu adamı Sufi gibi giyinmiş görünce bana hiçbir zarar vermeyeceğine ikna oldum. Normal giysiler giymiş olsaydı yolundan çekilirdim zaten. Benim asıl hatam dış görünüşüyle bir insanın güvenilir olduğunu düşünmek oldu. Ona ceza vereceksen, al o yüce giysileri üstünden. Onu dürüst insanların giysilerinden yoksun bırak"...

22 Ocak 2010 Cuma

KENDİ KENDİNE




Kişinin kendine ettiğini
Edemez kişiye hiçbir fani
Bu kahpe hırsı,ne kıskanç kini, ne şarap
Nede haşhaş edemez..
Kişinin kendine ettiğini Tayfun, boran
Dağ , taş edemez.

Kişinin kendine ettiğini
Edemez Kişiye hiçbir fani
tutmazsa gerçek dost elini
kendi kendiyle baş edemez.
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez,ayyaş edemez
Mezar soyan nebbaş edemez..

Mevlana

20 Ocak 2010 Çarşamba

AŞK VE ÖLÜM...!




9.SINIF

Şuan dersteyiz. Yanımda dünya tatlısı bir kız oturuyor. Yüzüne bakmaya kıyamıyorum. Onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor. O benim en yakın arkadaşım. Beni sadece arkadaşı olarak görüyor. Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...



10.SINIF

Evdeydim arayıp erkek arkadaşıyla tartıştığını ve bana ihtiyacı olduğunu söyledi. Sonra bize geldi. Bana sıkı sıkı sarılıp ağladı. Şuan dizimde uyuyor. Saçlarını okşayıp o gül yüzünü doya doya seyrettim. Ben onu o kadar çok severken o beni sadece arkadaşı olarak görüyor. Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...


11.SINIF MEZUNİYET BALOSU

Onunla çocukluktan beri arkadaşız.8. sınıftayken birbirimize söz vermiştik lise sonda mezuniyet balosuna gidecek eşimiz olmazsa beraber gidecektik. Beni aradı ve erkek arkadaşının hastalanıp gelemeyeceğini söyledi ve beraber gidebilir miyiz diye sordu. Kabul ettim onu evinden aldım. Balodaki en güzel kız oydu. Bembeyaz elbisesiyle tıpkı bir melek gibiydi... Gece boyu dans ettik. Kollarımdayken hep aynı şeyi düşündüm onu çok seviyordum. Gece sonunda onu evine bıraktım. Beni yanağımdan öpüp en iyi arkadaşı olduğumu söyledi. Onu gerçekten çok seviyorum. Ama o beni arkadaşı olarak görüyor. Ona onu sevdiğimi nasıl söylerim. Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...



Aradan yıllar geçti. Şimdi o canımdan çok sevdiğim meleğimi toprağa veriyorum. Özel eşyalarının arasından kara kaplı bir defter çıkmış bana verdiler. Okuyup okumamakta kararsızdım. Açtım. Bu bir günlüktü ve bir sayfasında şöyle yazıyordu...


''Şuan dersteyiz ve yanımda dünya yakışıklısı bir çocuk oturuyor. Yüzüne bakmaya doyamıyorum. Onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor. Beni arkadaşı olarak görüyor. Erkek arkadaşım olduğu yalanını söyleyerek ve sürekli onunla ilgili yalanlar uydurarak yanında olabiliyorum. Onu canımdan çok seviyorum. Bana bir kerecik SENİ SEVİYORUM deseydi dünyalar benim olurdu...''



Ben bu satırları okurken meleğimi çoktan gömdüler. Hıçkırıklarımı tutamıyorum gözümü mezarından alamıyorum. Merak etme biriciğim ben de ben de seni çok seviyorum...

Affet Beni



Beni bırakıp gittiğinden beri
Terkedilmiş bir çocuk gibi
Çaresizim dolaştım gecelerde
Sana döndüm yine biliyorum suç bende

Affet beni ne olur affet beni
Yalvarırım soru sorma
Verilecek cevabım yok suç bende
Affet affet beni

Kendi evimde bir yabancı gibi
Çıktım ağır ağır merdivenleri
Kapıyı çalmaya cesaretim yok
Sana döndüm yine biliyorum suç bende

Affet beni ne olur affet beni
Yalvarırım soru sorma
Verilecek cevabım yok suç bende
Affet affet beni

Son bir kez seni görmek istedim
Geceler boyu bu anı bekledim
Sana dönmemi istemiyorsan söyle
Söyle gideyim ama önce yine de

Affet beni ne olur affet beni
Yalvarırım soru sorma
Verilecek cevabım yok suç bende
Affet affet beni

Barış Manço

19 Ocak 2010 Salı

Kavuşursak Biteriz Biz




Kavuşursak biteriz biz,
Biz mutlu sonlar katiliyiz.
Kavuşursak biteriz biz.
Sevgiyle bakan gözleri kör ederiz.
Herkesin bildiği bir aşk,
Herkesin attığı bir imza
Herkes gibi değiliz biz.
Belki biraz serseri,
Belki biraz deliyiz,
Ama kavuşursak biteriz biz.
Pervane böceğinin mum alevine sevdası
Ateş böceğinin susuzluğuyuz biz
Yanar ama su içmeyiz
Etrafında döner, ateşle dansederiz.
Bize kimseden zarar gelmez,
Biz zararı ancak kendi kendimize veririz.
Severiz, özleriz, aşktan ölsek kimseye söylemeyiz.
Biz artık biz değiliz.
Ruhlar kavuşur ve konuşur gökyüzünde bir yerde
Ama bedenen kavuşursak biteriz biz.
Melekler bize ağlar, biz halimize güleriz.
Onu bilir, onu söyleriz,
Kavuşursak biteriz biz.
İki sınır ülkenin dikenli telleriyiz,
Dokunursak kanar ellerimiz.
Kimselere söylemez gizli gizli severiz
Ama kavuşursak biteriz biz.
Bir kor var içimizde yanan,
Onu küllendiremeyiz.
Görüşemeyiz, konuşamayız ve sevişemeyiz.
Bir aşk var bizi biz yapan,
Kavuşursak biteriz biz.
Biz herkes gibi değiliz.
İstedeğimiz zaman gelip,
İstediğimizde gidemeyiz.
Kahve içip, gülüp, konuşup, başbaşa yemek yiyemeyiz.
Ne bir filmdeki mutlu son,
Ne de göz yumulacak bir kaçamak değiliz biz.
Sadece özlemle severiz,
Ve kavuşursak biteriz biz.
Sevda iki kişinin birbirine aşkı değil artık.
Artık her aşk her ağızda sakız.
Biz birbirimize aslında her aşıktan daha yakınız.
Belki ayrı şehirlerdeyiz,
Ama her gece aynı mehtapta buluşur,
Yağmur yağarsa, çıkar,
Aynı yağmurun altında ıslanırız.
Bu aşkı ancak biz biliriz.
Şiirleri güvercinlerin kulağına fısıldar,
Mektupları suya yazarız.
Biz belki ayrıyız,
Ama her gün aynı geceyi sabahlarız.
Melekler bize ağlar, biz halimize güleriz.
Onu bilir onu söyleriz.
Kavuşursak biteriz biz.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bir Saatini Alabilir miyim Babacığım?



Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna:

- ''Bu senin işin değil'' diyerek karşılık verdi.

Çocuk dayattı:

- ''Babacığım lütfen bilmek istiyorum'' dedi.

Adam:

- ''Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim, saatte 20 dolar kazanıyorum.''

Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu:

- ''Peki babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?'' dedi.

Adam, daha çok sinirlendi:

- ''Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat.''

Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı:

- ''Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?'' dedi kendi kedine.

Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan çocuğuna, uyuyup uyumadığını sordu.

- ''Hayır uyumuyorum'' diye yanıtladı çocuk.

Adam, çocuğundan özür diledi:

- ''Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum'' dedi.

Ve elindeki parayı uzattı:

- ''Al bakalım istediğin 10 doları.''

- ''Teşekkürler babacığım'' dedi.

Ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi:

- ''Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?'' diye bağırdı, ''Benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok.''

Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile:

- ''Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak şimdi tamamlayabildim'' dedi.

Ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı.

- ''İşte sana 20 dolar babacığım, şimdi bir saatini alabilir miyim?''

Sen Hala Taşıyor musun?



İki seyyah derviş bir şehirden diğerine gidiyorlarmış. Derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış. tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen, yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. Dervişlerden biri hemen kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına almış, suyu öylece aşmış. Sonra da kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. Böylece yola revan olmuşlar…

Ancak yolun kalan kısmında öteki dervişin ağzını bıçak açmamış. Suratından düşen bin parça… Somurttukça somurtuyor. Bir kaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:

” Ne demeye o kadına yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan çıkartabilirdi. Erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi! Ayıp yahu… Olmaz, bize yakışmaz!”

Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:

” İyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hala taşırsın?“

Mevlana ve Hacı Bektaş



Günlerden bir gün, bir adamcağız kötü yollardan kazandığı parayla kendine bir inek satın alır.
Bir zaman sonra, yaptıklarından utanır ve pişman olur. Hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için de Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına bu ineği kurban olarak bağışlamak ister.

O vakitlerde dergâhlar, aynı zamanda da aş evi işlevini de görmektedirler.
Durumu olduğu gibi Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli “Helâl değildir” diyerek kurbanı kabul etmez ve geri çevirir.

Adamcağız buna üzülür, fakat yılmaz. Doğruca Mevlevi dergâhına gider. Durumu yine olduğu gibi Mevlana’ya anlatır. Mevlana, adamı dinledikten sonra hediyesi ineği kabul eder.

Adam şaşırır ve aynı durumu Hacı Bektaş Veliye’de anlatmıştım. O, beni dinledikten sonra hediyemi “Haram” diye kabul etmemişti. Siz ise bunu kabul ettiniz sebebini öğrenebilir miyim?

Mevlana, şöyle bir toparlanır, derin bir nefes alır ve adama şu mana yüklü veciz sözleri söyler:
- Be adam biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahindir. Şahinler öyle her leşe konmazlar. O yüzden senin bu hediyeni kabul etmemiştir, ama biz kabul ederiz.

16 Ocak 2010 Cumartesi

SENSİZİM




Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum
Tıpkı bir sağnakdaki
Yaprak üstündeki içim
Hani seversin de korkarsın dokunmaya
Uzaktan seyretmek yeter bilirsin
Oysa sen benim olmasan da
Seviyorum
Ve işte bunu hissetmeyi
çok seviyorum
Bu gece şehirde bir tevekkül var
Can aliş verişte her taraf hazar
Ayaklar altında hey sabaha kadar
Kubbeler hu çeker kullar sallanir
Bu nasıl ibadet kimin cağrısı
Bütün bakışlarda safran sarısı
Evler secde etmiş hey gece yarısı
Adalar hu çeker göller sallanır
Ne yardan haber var artık ne serden
Göz gözü görmüyor tozdan topraktan
Telgraf telgraf ayrılıklardan
Direkler hu çeker teller sallanır
Nedir topraktaki bu iniş kalkış
Bir tarafta ecel bir tarafda kış
Bütün bahçelerde hey ayin başlamış
Ağaçlar hu çeker dallar sallanır

30 Ocak 2010 Cumartesi

Babam İzliyor


Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı. Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.

Liseye girdiğinde sınıfının en sıska öğrencisiydi gencimiz. Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti; bununla birlikte, istemezse oynamayabileceğini de belirtti. Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi. Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından bir olmaya çalışıyordu. Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı. Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı. İnançlı babası her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.

Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu, ama yine de elinden geleni yaptı. Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da, bunu başardı. Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmanda yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti. Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi. Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.

Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç, ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi. Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü. Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi: "Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bugünkü idmana gelmesem?" Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve "Bu hafta dinlen evlat" dedi, "cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme."

Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi. Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi, formasını ve futbol ayakkabılarını giyip saha sahanın kenarına çıktı. Babası ölen ufaklıktı bu! Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.

Hocasının yanına giden genç "Lütfen izin verin oynayayım" dedi. "Bugün oynamak zorundayım. " Hocası önce onu duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımın en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu. Ama genç o kadar ısrar etti ki, sonunda ona acıyan hocası razı oldu: "Pekala oyuna girebilirsin."

Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki, hem hoca, hem oyuncular, hem de maçı izleyenler gördüklerine inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığın her hareketi harika, attığı her pas isabetliydi. Karşı takım oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor, pas veriyor, savunmaya yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu. Sonunda, gencin takımı aradaki farkı kapattı, nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı. Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı. Maç bitmişti. Okulunun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, arkadaşları onu omuzlarında taşıyordu.

Seyirciler tribünü terk ettikten, oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra, takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğun fark etti. Yanına gidip inanamıyorum. Bugün bir harikaydın" dedi. "Sana ne oldu, bunu nasıl yaptın, anlat bana!".

Genç hocasına baktı, gözlerine yaşlar doldu ve şöyle dedi:

"Babamın öldüğünü biliyorsunuz. Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?". Delikanlı zorlukla yutkundu, gülümsemeye çalıştı: Babam bütün maçlarıma geldi, çünkü görmediği halde beni desteklemek istiyordu. Ve ilk defa bugün beni oynarken görebilirdi. Ben de bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ateş Pahası




Bir gün Kanuni Sultan Süleyman, adamlarıyla birlikte avlanmaya çıkar. Bir ceylanın peşinden koşarlarken zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına varamayıp,
“Biz nerelere geldik böyle?” diyerek çevrelerine bakındıklarında hava kararmaya yüz tutmuştur.
Gök kararmakla kalmamış, şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmıştır. Hünkar ve adamları, bu dağ başında bulabildikleri bir kulübeye kendilerini zor atarlar.
Sığındıkları kulübede, geçimini odunculuk yaparak sağlayan yoksul bir köylü yaşamaktadır. Adamcağız bu Tanrı konuklarını içeri alır, onlara elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.
Padişah kendini özellikle tanıtmaktan geri durur; fakat yoksul oduncu onun kim olduğunu anlamakta gecikmemiştir. O nedenle ocağa büyük büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıtır.Bir de sıcacık çorba ikram eder.

Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalırlar. Geceyi orada rahatça geçirirler. Hatta padişah bir ara çevresindekilere, “Doğrusu şu ateş bin altın eder” diye de söylenir.
Ertesi gün yola çıkmadan önce padişah oduncuya önce memnuniyetini bildirir:
“Efendi! Bizi ihya ettin. Harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik” der ve sorar:
“Söyle bakalım borcumuz ne kadar?”
Oduncu, kırk yılda bir eline geçen bu olanağı değerlendirip parayı biraz yüksek söyler:
“Bin bir altın yeter, beyzadem” der.
"Çok fazla istemedin mi?"diye soran padişaha.
"Yemek ve yatak bedeli bir altın, ateşin bin altın ettiğini de zaten siz söylediniz."der.
Padişah adamın kıvrak zekası karşısında gülümser ve bin altını öder.
“Ateş pahası” sözü buradan gelmektedir.

SIRA DIŞI BİR AŞK ÖYKÜSÜ




Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yani sıra, çok garip bir de kamburu vardı.
Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg'da yasayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı.
Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.
Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu.
Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, basını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses'i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu:
"Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır misiniz?" dedi.
"Elbette" diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses'in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu:
"Peki ya siz?" dedi. "Siz inanır misiniz buna?" Moses bir an bile duraksamadı:
"Evet, ben de inanırım" dedi ve ekledi:
"Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı, onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da, benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana 'Senin karın kambur olacak' demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı’dan.
“Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap” demişim."

Moses'in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatıp, Moses'in elini tuttu. Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

Bu anlattığımız bir "peri masalı" değil, ünlü Alman besteci Mandelssohn'un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.

Köpek, Değnek ve Sufi...



Bir gün Sufi gibi giyinmiş bir adam yolda bir köpek görür ve değneğiyle sertçe köpeğe vurur. Acıyla çığlık atan köpek, büyük bilge Abu-Said'e koşar. Kendini bilgenin ayaklarına atar ve yaralı pençesini tutarak ona zalimce davranan bu adamdan intikam almak ister.
Bilge ikisini bir araya getirir. Sufi'ye döner:"Ey pervasız adam! Zavallı bir hayvana bu şekilde davranmaya nasıl cüret edersin? Şu yaptığına bak!"
Sufi yanıtlar: "Benim kabahatim değil, köpeğindir. Ben ona vurmadım o derneğime çarptı".
Ama köpek şikayetinde ısrarcıdır.
Sonra acımasız adam köpeğe döner: "Nihai bedeli aramak yerine izin ver ben acını gidermene yardımcı olayım".
Köpek şöyle der: "Yüce ve bilge insan! Ben bu adamı Sufi gibi giyinmiş görünce bana hiçbir zarar vermeyeceğine ikna oldum. Normal giysiler giymiş olsaydı yolundan çekilirdim zaten. Benim asıl hatam dış görünüşüyle bir insanın güvenilir olduğunu düşünmek oldu. Ona ceza vereceksen, al o yüce giysileri üstünden. Onu dürüst insanların giysilerinden yoksun bırak"...

22 Ocak 2010 Cuma

KENDİ KENDİNE




Kişinin kendine ettiğini
Edemez kişiye hiçbir fani
Bu kahpe hırsı,ne kıskanç kini, ne şarap
Nede haşhaş edemez..
Kişinin kendine ettiğini Tayfun, boran
Dağ , taş edemez.

Kişinin kendine ettiğini
Edemez Kişiye hiçbir fani
tutmazsa gerçek dost elini
kendi kendiyle baş edemez.
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez,ayyaş edemez
Mezar soyan nebbaş edemez..

Mevlana

20 Ocak 2010 Çarşamba

AŞK VE ÖLÜM...!




9.SINIF

Şuan dersteyiz. Yanımda dünya tatlısı bir kız oturuyor. Yüzüne bakmaya kıyamıyorum. Onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor. O benim en yakın arkadaşım. Beni sadece arkadaşı olarak görüyor. Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...



10.SINIF

Evdeydim arayıp erkek arkadaşıyla tartıştığını ve bana ihtiyacı olduğunu söyledi. Sonra bize geldi. Bana sıkı sıkı sarılıp ağladı. Şuan dizimde uyuyor. Saçlarını okşayıp o gül yüzünü doya doya seyrettim. Ben onu o kadar çok severken o beni sadece arkadaşı olarak görüyor. Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...


11.SINIF MEZUNİYET BALOSU

Onunla çocukluktan beri arkadaşız.8. sınıftayken birbirimize söz vermiştik lise sonda mezuniyet balosuna gidecek eşimiz olmazsa beraber gidecektik. Beni aradı ve erkek arkadaşının hastalanıp gelemeyeceğini söyledi ve beraber gidebilir miyiz diye sordu. Kabul ettim onu evinden aldım. Balodaki en güzel kız oydu. Bembeyaz elbisesiyle tıpkı bir melek gibiydi... Gece boyu dans ettik. Kollarımdayken hep aynı şeyi düşündüm onu çok seviyordum. Gece sonunda onu evine bıraktım. Beni yanağımdan öpüp en iyi arkadaşı olduğumu söyledi. Onu gerçekten çok seviyorum. Ama o beni arkadaşı olarak görüyor. Ona onu sevdiğimi nasıl söylerim. Nedenini bilmiyorum ama kendimden çok utanıyorum...



Aradan yıllar geçti. Şimdi o canımdan çok sevdiğim meleğimi toprağa veriyorum. Özel eşyalarının arasından kara kaplı bir defter çıkmış bana verdiler. Okuyup okumamakta kararsızdım. Açtım. Bu bir günlüktü ve bir sayfasında şöyle yazıyordu...


''Şuan dersteyiz ve yanımda dünya yakışıklısı bir çocuk oturuyor. Yüzüne bakmaya doyamıyorum. Onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyor. Beni arkadaşı olarak görüyor. Erkek arkadaşım olduğu yalanını söyleyerek ve sürekli onunla ilgili yalanlar uydurarak yanında olabiliyorum. Onu canımdan çok seviyorum. Bana bir kerecik SENİ SEVİYORUM deseydi dünyalar benim olurdu...''



Ben bu satırları okurken meleğimi çoktan gömdüler. Hıçkırıklarımı tutamıyorum gözümü mezarından alamıyorum. Merak etme biriciğim ben de ben de seni çok seviyorum...

Affet Beni



Beni bırakıp gittiğinden beri
Terkedilmiş bir çocuk gibi
Çaresizim dolaştım gecelerde
Sana döndüm yine biliyorum suç bende

Affet beni ne olur affet beni
Yalvarırım soru sorma
Verilecek cevabım yok suç bende
Affet affet beni

Kendi evimde bir yabancı gibi
Çıktım ağır ağır merdivenleri
Kapıyı çalmaya cesaretim yok
Sana döndüm yine biliyorum suç bende

Affet beni ne olur affet beni
Yalvarırım soru sorma
Verilecek cevabım yok suç bende
Affet affet beni

Son bir kez seni görmek istedim
Geceler boyu bu anı bekledim
Sana dönmemi istemiyorsan söyle
Söyle gideyim ama önce yine de

Affet beni ne olur affet beni
Yalvarırım soru sorma
Verilecek cevabım yok suç bende
Affet affet beni

Barış Manço

19 Ocak 2010 Salı

Kavuşursak Biteriz Biz




Kavuşursak biteriz biz,
Biz mutlu sonlar katiliyiz.
Kavuşursak biteriz biz.
Sevgiyle bakan gözleri kör ederiz.
Herkesin bildiği bir aşk,
Herkesin attığı bir imza
Herkes gibi değiliz biz.
Belki biraz serseri,
Belki biraz deliyiz,
Ama kavuşursak biteriz biz.
Pervane böceğinin mum alevine sevdası
Ateş böceğinin susuzluğuyuz biz
Yanar ama su içmeyiz
Etrafında döner, ateşle dansederiz.
Bize kimseden zarar gelmez,
Biz zararı ancak kendi kendimize veririz.
Severiz, özleriz, aşktan ölsek kimseye söylemeyiz.
Biz artık biz değiliz.
Ruhlar kavuşur ve konuşur gökyüzünde bir yerde
Ama bedenen kavuşursak biteriz biz.
Melekler bize ağlar, biz halimize güleriz.
Onu bilir, onu söyleriz,
Kavuşursak biteriz biz.
İki sınır ülkenin dikenli telleriyiz,
Dokunursak kanar ellerimiz.
Kimselere söylemez gizli gizli severiz
Ama kavuşursak biteriz biz.
Bir kor var içimizde yanan,
Onu küllendiremeyiz.
Görüşemeyiz, konuşamayız ve sevişemeyiz.
Bir aşk var bizi biz yapan,
Kavuşursak biteriz biz.
Biz herkes gibi değiliz.
İstedeğimiz zaman gelip,
İstediğimizde gidemeyiz.
Kahve içip, gülüp, konuşup, başbaşa yemek yiyemeyiz.
Ne bir filmdeki mutlu son,
Ne de göz yumulacak bir kaçamak değiliz biz.
Sadece özlemle severiz,
Ve kavuşursak biteriz biz.
Sevda iki kişinin birbirine aşkı değil artık.
Artık her aşk her ağızda sakız.
Biz birbirimize aslında her aşıktan daha yakınız.
Belki ayrı şehirlerdeyiz,
Ama her gece aynı mehtapta buluşur,
Yağmur yağarsa, çıkar,
Aynı yağmurun altında ıslanırız.
Bu aşkı ancak biz biliriz.
Şiirleri güvercinlerin kulağına fısıldar,
Mektupları suya yazarız.
Biz belki ayrıyız,
Ama her gün aynı geceyi sabahlarız.
Melekler bize ağlar, biz halimize güleriz.
Onu bilir onu söyleriz.
Kavuşursak biteriz biz.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bir Saatini Alabilir miyim Babacığım?



Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna:

- ''Bu senin işin değil'' diyerek karşılık verdi.

Çocuk dayattı:

- ''Babacığım lütfen bilmek istiyorum'' dedi.

Adam:

- ''Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim, saatte 20 dolar kazanıyorum.''

Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu:

- ''Peki babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?'' dedi.

Adam, daha çok sinirlendi:

- ''Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat.''

Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı:

- ''Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?'' dedi kendi kedine.

Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan çocuğuna, uyuyup uyumadığını sordu.

- ''Hayır uyumuyorum'' diye yanıtladı çocuk.

Adam, çocuğundan özür diledi:

- ''Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum'' dedi.

Ve elindeki parayı uzattı:

- ''Al bakalım istediğin 10 doları.''

- ''Teşekkürler babacığım'' dedi.

Ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi:

- ''Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?'' diye bağırdı, ''Benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok.''

Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile:

- ''Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak şimdi tamamlayabildim'' dedi.

Ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı.

- ''İşte sana 20 dolar babacığım, şimdi bir saatini alabilir miyim?''

Sen Hala Taşıyor musun?



İki seyyah derviş bir şehirden diğerine gidiyorlarmış. Derken yollarının üstüne taşkın bir dere çıkmış. tam suyu geçecekler, az ötede korkudan tir tir titreyen, yapayalnız ve gencecik bir kadın görmüşler. Dervişlerden biri hemen kadının yardımına koşmuş. Onu sırtına almış, suyu öylece aşmış. Sonra da kadını derenin öte yakasında yere bırakıp iyi günler dilemiş. Böylece yola revan olmuşlar…

Ancak yolun kalan kısmında öteki dervişin ağzını bıçak açmamış. Suratından düşen bin parça… Somurttukça somurtuyor. Bir kaç saat böyle surat astıktan sonra suskunluğunu bozup şöyle demiş:

” Ne demeye o kadına yardım ettin? Bir de üstelik ona dokundun. Seni ayartabilirdi! Baştan çıkartabilirdi. Erkekle kadın böyle temas etsin, olacak iş mi! Ayıp yahu… Olmaz, bize yakışmaz!”

Kadını sırtında taşıyan seyyah sabırla gülümsemiş:

” İyi de dostum, ben o genç kadını derenin karşısına geçirip orada bıraktım; sen ne demeye hala taşırsın?“

Mevlana ve Hacı Bektaş



Günlerden bir gün, bir adamcağız kötü yollardan kazandığı parayla kendine bir inek satın alır.
Bir zaman sonra, yaptıklarından utanır ve pişman olur. Hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için de Hacı Bektaş Veli’nin dergâhına bu ineği kurban olarak bağışlamak ister.

O vakitlerde dergâhlar, aynı zamanda da aş evi işlevini de görmektedirler.
Durumu olduğu gibi Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli “Helâl değildir” diyerek kurbanı kabul etmez ve geri çevirir.

Adamcağız buna üzülür, fakat yılmaz. Doğruca Mevlevi dergâhına gider. Durumu yine olduğu gibi Mevlana’ya anlatır. Mevlana, adamı dinledikten sonra hediyesi ineği kabul eder.

Adam şaşırır ve aynı durumu Hacı Bektaş Veliye’de anlatmıştım. O, beni dinledikten sonra hediyemi “Haram” diye kabul etmemişti. Siz ise bunu kabul ettiniz sebebini öğrenebilir miyim?

Mevlana, şöyle bir toparlanır, derin bir nefes alır ve adama şu mana yüklü veciz sözleri söyler:
- Be adam biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahindir. Şahinler öyle her leşe konmazlar. O yüzden senin bu hediyeni kabul etmemiştir, ama biz kabul ederiz.

16 Ocak 2010 Cumartesi

SENSİZİM




Sensizim senden uzakta
Seni düşünüyorum
Seni özlüyorum
Ve özlemeyi çok seviyorum
Sensizim senden uzakta
Seni özlüyorum
Seni seviyorum
Seni sevmeyi çok seviyorum
Seninleyim sana dokunuyor
Seni hissediyorum
Ve hissetmeyi çok seviyorum
Bir gün seni kaybedeceğim
Duygusu sarıyor benliğimi korkuyorum
Ve bu korkuyu çok seviyorum
Tıpkı bir sağnakdaki
Yaprak üstündeki içim
Hani seversin de korkarsın dokunmaya
Uzaktan seyretmek yeter bilirsin
Oysa sen benim olmasan da
Seviyorum
Ve işte bunu hissetmeyi
çok seviyorum
Bu gece şehirde bir tevekkül var
Can aliş verişte her taraf hazar
Ayaklar altında hey sabaha kadar
Kubbeler hu çeker kullar sallanir
Bu nasıl ibadet kimin cağrısı
Bütün bakışlarda safran sarısı
Evler secde etmiş hey gece yarısı
Adalar hu çeker göller sallanır
Ne yardan haber var artık ne serden
Göz gözü görmüyor tozdan topraktan
Telgraf telgraf ayrılıklardan
Direkler hu çeker teller sallanır
Nedir topraktaki bu iniş kalkış
Bir tarafta ecel bir tarafda kış
Bütün bahçelerde hey ayin başlamış
Ağaçlar hu çeker dallar sallanır

Popüler Yayınlar