Film sever misiniz? Peki duygusal film sever misiniz? Herhangi bir filmde ağladığınız ya da gözlerinizin dolduğu oldu mu? Ben hiç ağlamam diyenlerdenseniz ya da beni çok ağlatan bir film var zaten ondan daha güzeli olamaz diyenlerdenseniz bu filmi izleyin derim. Ne yapın edin bulun ve izleyin. Mükemmel bir film.
Keyfi kaçmasın diye konusu hakkında tek kelime yazmadım. Umarım beğenirsiniz.
92 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine tasındı. 70 yasındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu.Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken ,az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla o perdeleri pek severim, dedi.Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki; Bunun onunla bir ilgisi yok, dedi. mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkim var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım.Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:
1. Kalbini nefretten arındır 2. Zihnini endişelerden arındır 3. Basit yasa 4. Çok ver 5. Daha az bekle
Aile Bilmem farkında mısın, eğer yarin ölecek olsak çalıştığımız şirket daha birkaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir. Gel gelelim ki, ailemizden daha çok isimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin?
FAMILY ne demektir biliyor musun? FAMILY= (F)ather (A)nd (M)other (I) (L)ove (Y)ou
Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, evliliğin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlamışlardı. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.
Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.
Erkek, "Aklıma bir fikir geldi"dedi. "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse ayrılmayı bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım."
Bu ilginç fikir eşinin da hoşuna gitti. Erkesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı.
Adam karısını kaybettikten sonra hayata küstü... Kimseyi görmek istemiyordu...Sadece her sabah bir kırmızı gül alıp eşinin mezarına götürüyordu... Zamanla, orta yaşta olmasına rağmen kendini çok ihtiyarlamış hissetmeye başladı... ayakları tutmaz oldu...yürüyemiyordu... pencerenin önündeki koltuğunda geçiyordu günleri... bir süre sonra iyice yatağa düştü... Bir sabah kapı tıkladı...çocukları kapının önünde buldukları kırmızı gülü adama getirdiler... üzerinde bir not:....’Seni seviyorum!’... ve anımsadığı bir kadın parfümü...ertesi gün...sonraki gün... daha sonraki gün...bu böyle devam etti her sabah... Adam giderek iyi hissetmeye başladı kendini...yürüyebiliyordu artık... daha genç ve daha dinç hissediyordu...kadın olduğundan emin olduğu, hiç görmediği, bu gülün sahibine aşık olmuştu zamanla...onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdi... Her sabah erkenden pencerede bekliyor fakat bir türlü göremiyordu... bahçe kapısından uzanan bir el, gülü kapıya doğru atıp kaçıyordu... ertesi gün bahçedeki bir ağacın altına saklandı... kapişonlu bir kadın yine bahçe kapısından içeriye bir gül atıp kaçmaya başladı... Adam peşinden koşup yakaladı kadını...bu, bir zamanlar her sabah bir gül aldığı dükkanın sahibesiydi... -- Siz! dedi adam... Neden? Kadın gözleri yaşararak: -- Siz, dedi... Bir zamanlar her sabah dükkanıma geliyordunuz... hayat dolu merhabanızla, sevgi dolu gözlerinizle, yüreğinizden dökülen sıcacık, yumuşacık kelimelerle yüreğimi ısıttınız... beni hayata bağladınız...ve size aşık oldum... ama bir gün artık gelmez oldunuz... kötü durumda olduğunuzu hissettim... güllerimle ve yüreğimden kopan sözcüklerimle sizin de yüreğinizi ısıtmak istedim.................................’Seni seviyorum!’......
Hâfız Osman, Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçmek için bir yolcu kayığına binmişti. Sâhile yaklaşıldığında kayıkçı, ücretleri toplamaya başladığında Hâfız Osman, üzerinde hiç parası olmadığını farketti. Mahcûbiyet içerisinde kayıkçıya:
“–Efendi! Yeni farkettim; nasıl olmuşsa yanıma para almamışım! Sana para yerine bir «vâv» yazıversem olmaz mı?” dedi.
Hâfız Osman’ı tanımayan kayıkçının canı sıkıldı:
“–A mübârek! Mâdem paran yoktu, niye kayığa bindin? Bir «vâv» harfinden ne çıkar? Ne yapayım ben «vâv»ı?” dedi.
Hâfız Osman da:
“–Satarsın! Başka türlü ücretini şu an vermem mümkün değil!” dedi.
Bunun üzerine kayıkçı, yapılan teklîfi çaresiz bir şekilde kabul etti. Hâfız Osman da, oracıkta bir «vâv» yazıp kendisine veriverdi.
Günün birinde yolu Bedesten’e uğrayan kayıkçı, gördü ki birkısım hat yazıları satılmaktadır. Hemen cebindeki Hâfız Osman’ın vavını hatırladı. Çıkarıp orada tellâllık yapan adama gösterdi. Adamın:
“Hâfız Osman vâvı!” diye haykırmasıyla bir anda etrafı kalabalıklaştı ve bu harf, kayıkçının hiç ummadığı yüklü bir fiyata satıldı. Halbuki kocaman hat istifleri bile bu kadar etmezdi.
Daha sonra birgün Hâfız Osman, yine Üsküdar’a geçerken bu şahsın kayığına binmişti. Onu karşısında gören kayıkçı, daha Hâfız Osman parasını uzatmadan:
“–Hoca Efendi! Sen para yerine bana yine bir vâv yazıver!” dedi.
Hâfız Osman da tebessümle:
“–Efendi! O vâv her zaman yazılmaz. Sen paranı buyur!” dedi ve ücretini takdîm etti.
New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.
Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.
O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron; "Tabi ki" teklinde cevap verdi.
Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; "Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi... O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. "Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...
Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve:
"Yarın intihar edecektim" baba, dedi... "Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!...
Bu şiir sanadır iyi dinle… Dinle ki, Bana dair ne varsa Ve ne varsa yalan yanlış yaşadığımız Herşey ama herşey yüzleşecek bu mısralarda…
Bugün haber aldım senden Defalarca çarpıp nefretin kapılarını Sokaklara vurdum kendimi. Serseri kaldırımlar ayağıma dolaştı, Yalanlarla soğuttum yüreğimi Kahrettim, kan kustum ama hep sustum
Bilir misin kaç kereler seni düşünüp de, Gizli gizli ağladım, Sen ki celladı olmuştun hayallerimin Umutlarımın katili… Ve genç bir ömrün acımasız azraili Her gece çalıp rüyalarımın kapısını Beni dirhem dirhem öldürdün
Dünyayı dar edecektim sana Önümde diz çöküp yalvaracaktın Bensizliğin acısı oturduğunda içine Yokluğum ilmek olup dolandığında boynuna İpini çekecektim, olmadı yapamadım.
Bilir misin kaç kereler seni düşünüp de, sana içtim Şerefine değil, şerefsizliğine… Ben seni mi sevmiştim? Sabahlara kadar ağlayıp kuruttuğumda göz yaşlarımı Kimse sormadı halimi, kimse acımadı. Şarkılarla dertleştim birbaşıma… Unuttum deyip kutladığımda sensizliği Silmek için gözyaşlarımı aynaya her baktığımda Gözlerimde seni buldum. Başucuma resmini koydum, Nasıl da acımasızdı bakışların Nasıl da zalim, Ben seni mi sevmiştim?
Kırık dökük bir bahar mı kalacaktı senden geriye Ve ihanetin hiç dinmeyen sancısı… Seni benden çalacaklar mıydı? Bir kuş gibi uçup gidecek miydin yüreğimden, Bir daha dönmeyecek miydin? Hangi kahpe kurşunla bitti bu mavi sevda? Ağlamak neyi değiştirir ki Herşey bitti artık herşey bitti Sen hayallerimin celladı, Umutlarımın katili ve zavallı bir ömrün acımasız azraili, Beynimdeki tek kurşunla vurdum kendimi, Gelip alabilirsin emanetini…
Hangi sevgili var ki, senin kadar duyarsız ve kalpsiz? Ve hangi sevgili var ki, benim kadar çaresiz?
Hangi ayrılık var ki, böyle kanasın ve böyle acısın? Ve hangi taş yürek var ki, benim kadar ağlasın?
Hangi gün karar verdin, küt diye çekip gitmeye? Hangi lafım dokundu sana, böyle inceden inceye? Hangi otobüs söyle, hangi uçak, hangi tren? Seni benden götüren, beni bir kuş gibi öttüren. Hangi kırılası eller dolanır, kırılası beline? Hangi rüzgar şarkı söyler, o ay tanrıçası teninde? Hangi çirkin gerçek uğruna, tükettin güzel ütopyamızı? Hangi boşboğazlara deşifre ettin, en mahrem sırlarımızı? Hangi cama kafa atsam? Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam? Hangi meyhanede dellenip, hangi masaları dağıtsam?
Bende bu sersem başımı, karakolun duvarına vursam. Kendimi caddeye atıp, arabaların altına savursam. Hangi tercih beni en hızlı şekilde öldürür? Hangi şekil öldürmez de, ömür boyu süründürür? Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine? Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene? Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan zonklasın? Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın? Hiç sanmam! ... Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! . Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz. Hangi mübarek dua, Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye? Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye? Olur mu be! . olur mu? Bu da benim gibi adama yapılır mı? Aşk dediğin mendil mi? Buruşturup bir kenara atılır mı? VEFA bu kadar basit mi? Alınır mı? Satılır mı?
Hangi hırsız çaldı, seni yırtık cebimden? Hangi pense kopardı bizi birbirimizden? Hangi uğursuz hamal taşıdı valizini? Hangi çöpçü süpürdü yerden bütün izini? Hangi yaldızlı otel çarşaf serip barındırdı? Hangi süslü manzara seni kolayca kandırdı? Hangi şarlatan imaj böyle çabuk ilgini çekti? Hangi pembe vaadler o saf kalbini cezbetti?
Dağ gibi adamı eze eze! ..... Hangi anası tipli parlak çömeze, Hangi alemlerde kahkahanı ettin meze? Hangi yamyamlara yedirdin o masum rüyamızı? Hangi mahluklar çiğnedi el değmemiş sevdamızı? Hangi bıçak keser şimdi benim biriken hıncımı? Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı? Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni? Ve! .. Hangi su bağışlatır? Hangi musalla temizler seni?
Köyün birinde yaşlı bir adam varmış.çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış...öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki,kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..''Bu at,bir at değil benim için:bir dost,insan dostunu satar mı'' dermiş hep.Bir sabah kalkmışlar ki,at yok.Köylü ihtiyarın başına toplanmış: ''Seni ihtiyar bunak,bu atı sana bırakmayacakları,çalacakları belliydi.Krala satsaydın,ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın'' demişler.... İhtiyar:''Karar vermek için acele etmeyin" demiş."sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması,bir talihsizlik mi,yoksa bir şans mı?. Bunu henüz bilmiyoruz. çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. ''köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at,bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış,dağlara gitmiş kendi kendine .Dönerken de ,vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.''babalık'' demişler,sen haklı çıktın atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için,şimdi bir at sürün var....'' Karar vermek için gene acele ediyorsunuz '' demiş ihtiyar.''sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu.Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz.Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz.? Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden ''bu herif sahiden gerzek '' diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden,vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.Köylüler gene gelmişler ihtiyara.''bir kez daha haklı çıktın '' demişler.'' bu atlar yüzünden tek oğlun,bacağını uzun süre kullanamayacak.oysa sana bakacak başkası da yok.şimdi eskisinden daha fakir,daha zavallı olacaksın'' demişler. İhtiyar ''siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz'' diye cevap vermiş.''O kadar acele etmeyin.Oğlum bacağını kırdı gerçek bu.Ötesi sizin verdiğiniz karar.Ama acaba ne kadar doğru.Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.'' Birkaç hafta sonra ülkelerine,düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.Köye gelen görevliler,ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar.Köyü matem sarmış.Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş,giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.Köylüler ,gene ihtiyara gelmişler.....'' gene haklı olduğun kanıtlandı'' demişler.''oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında .oysa bizimkiler,belki asla köye dönemeyecekler.Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil,şansmış meğer'' ..... ''siz erken karar vermeye devam edin '' demiş ihtiyar.''oysa ne olacağını kimseler bilemez.Bilinen bir tek gerçek var.Benim oğlum yanımda, sizinkiler,sizinkiler askerde.....Ama bunların hangisinin talih hangisinin şanssızlık olduğunu sadece allah biliyor. Düşünürün öyküden çıkardığı sonuç şu; ''Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.Karar;aklın durması halidir.Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur.Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir.Ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi sona ermez.Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken,başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz...
Film sever misiniz? Peki duygusal film sever misiniz? Herhangi bir filmde ağladığınız ya da gözlerinizin dolduğu oldu mu? Ben hiç ağlamam diyenlerdenseniz ya da beni çok ağlatan bir film var zaten ondan daha güzeli olamaz diyenlerdenseniz bu filmi izleyin derim. Ne yapın edin bulun ve izleyin. Mükemmel bir film.
Keyfi kaçmasın diye konusu hakkında tek kelime yazmadım. Umarım beğenirsiniz.
92 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine tasındı. 70 yasındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu.Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken ,az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla o perdeleri pek severim, dedi.Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki; Bunun onunla bir ilgisi yok, dedi. mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkim var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım.Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:
1. Kalbini nefretten arındır 2. Zihnini endişelerden arındır 3. Basit yasa 4. Çok ver 5. Daha az bekle
Aile Bilmem farkında mısın, eğer yarin ölecek olsak çalıştığımız şirket daha birkaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir. Gel gelelim ki, ailemizden daha çok isimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin?
FAMILY ne demektir biliyor musun? FAMILY= (F)ather (A)nd (M)other (I) (L)ove (Y)ou
Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, evliliğin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlamışlardı. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.
Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.
Erkek, "Aklıma bir fikir geldi"dedi. "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse ayrılmayı bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım."
Bu ilginç fikir eşinin da hoşuna gitti. Erkesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı.
Adam karısını kaybettikten sonra hayata küstü... Kimseyi görmek istemiyordu...Sadece her sabah bir kırmızı gül alıp eşinin mezarına götürüyordu... Zamanla, orta yaşta olmasına rağmen kendini çok ihtiyarlamış hissetmeye başladı... ayakları tutmaz oldu...yürüyemiyordu... pencerenin önündeki koltuğunda geçiyordu günleri... bir süre sonra iyice yatağa düştü... Bir sabah kapı tıkladı...çocukları kapının önünde buldukları kırmızı gülü adama getirdiler... üzerinde bir not:....’Seni seviyorum!’... ve anımsadığı bir kadın parfümü...ertesi gün...sonraki gün... daha sonraki gün...bu böyle devam etti her sabah... Adam giderek iyi hissetmeye başladı kendini...yürüyebiliyordu artık... daha genç ve daha dinç hissediyordu...kadın olduğundan emin olduğu, hiç görmediği, bu gülün sahibine aşık olmuştu zamanla...onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdi... Her sabah erkenden pencerede bekliyor fakat bir türlü göremiyordu... bahçe kapısından uzanan bir el, gülü kapıya doğru atıp kaçıyordu... ertesi gün bahçedeki bir ağacın altına saklandı... kapişonlu bir kadın yine bahçe kapısından içeriye bir gül atıp kaçmaya başladı... Adam peşinden koşup yakaladı kadını...bu, bir zamanlar her sabah bir gül aldığı dükkanın sahibesiydi... -- Siz! dedi adam... Neden? Kadın gözleri yaşararak: -- Siz, dedi... Bir zamanlar her sabah dükkanıma geliyordunuz... hayat dolu merhabanızla, sevgi dolu gözlerinizle, yüreğinizden dökülen sıcacık, yumuşacık kelimelerle yüreğimi ısıttınız... beni hayata bağladınız...ve size aşık oldum... ama bir gün artık gelmez oldunuz... kötü durumda olduğunuzu hissettim... güllerimle ve yüreğimden kopan sözcüklerimle sizin de yüreğinizi ısıtmak istedim.................................’Seni seviyorum!’......
Hâfız Osman, Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçmek için bir yolcu kayığına binmişti. Sâhile yaklaşıldığında kayıkçı, ücretleri toplamaya başladığında Hâfız Osman, üzerinde hiç parası olmadığını farketti. Mahcûbiyet içerisinde kayıkçıya:
“–Efendi! Yeni farkettim; nasıl olmuşsa yanıma para almamışım! Sana para yerine bir «vâv» yazıversem olmaz mı?” dedi.
Hâfız Osman’ı tanımayan kayıkçının canı sıkıldı:
“–A mübârek! Mâdem paran yoktu, niye kayığa bindin? Bir «vâv» harfinden ne çıkar? Ne yapayım ben «vâv»ı?” dedi.
Hâfız Osman da:
“–Satarsın! Başka türlü ücretini şu an vermem mümkün değil!” dedi.
Bunun üzerine kayıkçı, yapılan teklîfi çaresiz bir şekilde kabul etti. Hâfız Osman da, oracıkta bir «vâv» yazıp kendisine veriverdi.
Günün birinde yolu Bedesten’e uğrayan kayıkçı, gördü ki birkısım hat yazıları satılmaktadır. Hemen cebindeki Hâfız Osman’ın vavını hatırladı. Çıkarıp orada tellâllık yapan adama gösterdi. Adamın:
“Hâfız Osman vâvı!” diye haykırmasıyla bir anda etrafı kalabalıklaştı ve bu harf, kayıkçının hiç ummadığı yüklü bir fiyata satıldı. Halbuki kocaman hat istifleri bile bu kadar etmezdi.
Daha sonra birgün Hâfız Osman, yine Üsküdar’a geçerken bu şahsın kayığına binmişti. Onu karşısında gören kayıkçı, daha Hâfız Osman parasını uzatmadan:
“–Hoca Efendi! Sen para yerine bana yine bir vâv yazıver!” dedi.
Hâfız Osman da tebessümle:
“–Efendi! O vâv her zaman yazılmaz. Sen paranı buyur!” dedi ve ücretini takdîm etti.
New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.
Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.
O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron; "Tabi ki" teklinde cevap verdi.
Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; "Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi... O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. "Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...
Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve:
"Yarın intihar edecektim" baba, dedi... "Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!...
Bu şiir sanadır iyi dinle… Dinle ki, Bana dair ne varsa Ve ne varsa yalan yanlış yaşadığımız Herşey ama herşey yüzleşecek bu mısralarda…
Bugün haber aldım senden Defalarca çarpıp nefretin kapılarını Sokaklara vurdum kendimi. Serseri kaldırımlar ayağıma dolaştı, Yalanlarla soğuttum yüreğimi Kahrettim, kan kustum ama hep sustum
Bilir misin kaç kereler seni düşünüp de, Gizli gizli ağladım, Sen ki celladı olmuştun hayallerimin Umutlarımın katili… Ve genç bir ömrün acımasız azraili Her gece çalıp rüyalarımın kapısını Beni dirhem dirhem öldürdün
Dünyayı dar edecektim sana Önümde diz çöküp yalvaracaktın Bensizliğin acısı oturduğunda içine Yokluğum ilmek olup dolandığında boynuna İpini çekecektim, olmadı yapamadım.
Bilir misin kaç kereler seni düşünüp de, sana içtim Şerefine değil, şerefsizliğine… Ben seni mi sevmiştim? Sabahlara kadar ağlayıp kuruttuğumda göz yaşlarımı Kimse sormadı halimi, kimse acımadı. Şarkılarla dertleştim birbaşıma… Unuttum deyip kutladığımda sensizliği Silmek için gözyaşlarımı aynaya her baktığımda Gözlerimde seni buldum. Başucuma resmini koydum, Nasıl da acımasızdı bakışların Nasıl da zalim, Ben seni mi sevmiştim?
Kırık dökük bir bahar mı kalacaktı senden geriye Ve ihanetin hiç dinmeyen sancısı… Seni benden çalacaklar mıydı? Bir kuş gibi uçup gidecek miydin yüreğimden, Bir daha dönmeyecek miydin? Hangi kahpe kurşunla bitti bu mavi sevda? Ağlamak neyi değiştirir ki Herşey bitti artık herşey bitti Sen hayallerimin celladı, Umutlarımın katili ve zavallı bir ömrün acımasız azraili, Beynimdeki tek kurşunla vurdum kendimi, Gelip alabilirsin emanetini…
Hangi sevgili var ki, senin kadar duyarsız ve kalpsiz? Ve hangi sevgili var ki, benim kadar çaresiz?
Hangi ayrılık var ki, böyle kanasın ve böyle acısın? Ve hangi taş yürek var ki, benim kadar ağlasın?
Hangi gün karar verdin, küt diye çekip gitmeye? Hangi lafım dokundu sana, böyle inceden inceye? Hangi otobüs söyle, hangi uçak, hangi tren? Seni benden götüren, beni bir kuş gibi öttüren. Hangi kırılası eller dolanır, kırılası beline? Hangi rüzgar şarkı söyler, o ay tanrıçası teninde? Hangi çirkin gerçek uğruna, tükettin güzel ütopyamızı? Hangi boşboğazlara deşifre ettin, en mahrem sırlarımızı? Hangi cama kafa atsam? Hangi kapıyı omuzlayıp kırsam? Hangi meyhanede dellenip, hangi masaları dağıtsam?
Bende bu sersem başımı, karakolun duvarına vursam. Kendimi caddeye atıp, arabaların altına savursam. Hangi tercih beni en hızlı şekilde öldürür? Hangi şekil öldürmez de, ömür boyu süründürür? Kayıp ilanı mı versem, şehir şehir dolanmak yerine? Ödül mü koysam, ölü veya diri seni bulup getirene? Hangi ayrılık var ki, böyle diş ağrısı gibi durmadan zonklasın? Hangi cam kesiği var ki, böyle musluk gibi içime damlasın? Hiç sanmam! ... Hasta kalbim bunu bir süre daha kaldıramaz! . Feriştah olsa, böyle eli kolu bağlı bekleyip duramaz. Hangi mübarek dua, Hangi evliya tesir eder, seni döndürmeye? Hangi aptal mazeret ikna eder, ateşimi söndürmeye? Olur mu be! . olur mu? Bu da benim gibi adama yapılır mı? Aşk dediğin mendil mi? Buruşturup bir kenara atılır mı? VEFA bu kadar basit mi? Alınır mı? Satılır mı?
Hangi hırsız çaldı, seni yırtık cebimden? Hangi pense kopardı bizi birbirimizden? Hangi uğursuz hamal taşıdı valizini? Hangi çöpçü süpürdü yerden bütün izini? Hangi yaldızlı otel çarşaf serip barındırdı? Hangi süslü manzara seni kolayca kandırdı? Hangi şarlatan imaj böyle çabuk ilgini çekti? Hangi pembe vaadler o saf kalbini cezbetti?
Dağ gibi adamı eze eze! ..... Hangi anası tipli parlak çömeze, Hangi alemlerde kahkahanı ettin meze? Hangi yamyamlara yedirdin o masum rüyamızı? Hangi mahluklar çiğnedi el değmemiş sevdamızı? Hangi bıçak keser şimdi benim biriken hıncımı? Hangi mermi dağıtır insanlara olan inancımı? Hangi bekçi, hangi polis artık zapteder beni? Ve! .. Hangi su bağışlatır? Hangi musalla temizler seni?
Köyün birinde yaşlı bir adam varmış.çok fakirmiş ama kral bile onu kıskanırmış...öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki,kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..''Bu at,bir at değil benim için:bir dost,insan dostunu satar mı'' dermiş hep.Bir sabah kalkmışlar ki,at yok.Köylü ihtiyarın başına toplanmış: ''Seni ihtiyar bunak,bu atı sana bırakmayacakları,çalacakları belliydi.Krala satsaydın,ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın'' demişler.... İhtiyar:''Karar vermek için acele etmeyin" demiş."sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması,bir talihsizlik mi,yoksa bir şans mı?. Bunu henüz bilmiyoruz. çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez. ''köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at,bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış,dağlara gitmiş kendi kendine .Dönerken de ,vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.''babalık'' demişler,sen haklı çıktın atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için,şimdi bir at sürün var....'' Karar vermek için gene acele ediyorsunuz '' demiş ihtiyar.''sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu.Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz.Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz.? Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden ''bu herif sahiden gerzek '' diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden,vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.Köylüler gene gelmişler ihtiyara.''bir kez daha haklı çıktın '' demişler.'' bu atlar yüzünden tek oğlun,bacağını uzun süre kullanamayacak.oysa sana bakacak başkası da yok.şimdi eskisinden daha fakir,daha zavallı olacaksın'' demişler. İhtiyar ''siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz'' diye cevap vermiş.''O kadar acele etmeyin.Oğlum bacağını kırdı gerçek bu.Ötesi sizin verdiğiniz karar.Ama acaba ne kadar doğru.Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.'' Birkaç hafta sonra ülkelerine,düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.Köye gelen görevliler,ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar.Köyü matem sarmış.Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş,giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.Köylüler ,gene ihtiyara gelmişler.....'' gene haklı olduğun kanıtlandı'' demişler.''oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında .oysa bizimkiler,belki asla köye dönemeyecekler.Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil,şansmış meğer'' ..... ''siz erken karar vermeye devam edin '' demiş ihtiyar.''oysa ne olacağını kimseler bilemez.Bilinen bir tek gerçek var.Benim oğlum yanımda, sizinkiler,sizinkiler askerde.....Ama bunların hangisinin talih hangisinin şanssızlık olduğunu sadece allah biliyor. Düşünürün öyküden çıkardığı sonuç şu; ''Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.Karar;aklın durması halidir.Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur.Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir.Ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi sona ermez.Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken,başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz...