18 Mart 2010 Perşembe

Muhteşem Hayat




Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamıydı.
Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan isini devralmak zorunda kalmıştı.
Sevdiği bir karisi ve çocukları vardı.
Ama isler iyi gitmiyordu.
Borçlar birikmişti.
Yasadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.
Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.
Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.
Tanrı, 'ikinci sınıf meleklerden' birine görev veriyordu.
- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yasama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.
Ve, yeryüzüne tonton, yaslı bir adam kılığında 'basarisiz' bir melek düşüyordu. O güne dek bir turlu verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği icin istediği kanatlara kavusamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise cok zordu. Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dunyayi gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayati yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.
Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'i sulardan çıkarıyordu.
Onu, kendini sulara atmadan once son içkisini ictigi bara oturuyordu ama orası simdi cok değişikti.
Serserilerin toplandigi, pis bir batakhane olmuştu.
Kimse Stewart'i tanımıyordu.
Stewart kasabaya donuyordu ama orada da eski dostlari onun kim oldugunu bilmeyen gozlerle ona bakıyorlardı.
Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.
Eski bir okul arkadasi arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karisi ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaslı kızdı.
O sulara atlamadan once unlu bir adam olarak dünyayı dolasan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.
Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında gecen bu bes dakikada her seyin nasil bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken 'ikinci sinif melek' yanına yaklaşıyordu.
Ona anlatmaya basliyordu.
- Sen hayatina son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gor...
Kardesim ne zaman oldu, diye soruyordu Stewart.
- Sen dokuz yasındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın... Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hic dogmayinca onu kurtaracak kimse de olmadı... O çocukken oldu.
- Peki sinif arkadasim ne zaman fahise oldu?
- Bir gun o cok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldi.
- Kasaba niye boyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
- Cunku sen babanın yerini aldiktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti... Sen hic olmadığın icin o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldi, o inşaatta çalışıp para kazanan bircok insan para kazanamayıp serseri oldu.
Butun seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanin farkina varmadan ne kadar cok baska insanin hayatina degdigini, o hayatlari varlığıyla değiştirdiğini, en siradan insanin bile bu hayatta tahmin edemeyeceği olcude onemi olduğunu görüyordu.
Tavana asilmis, birçok değişik parçadan olusmus oyuncaklar vardir, her bir parça baska bir parcaya dokunarak bir ruzgar yaratır ve oyuncak donup durur. O parçalardan birini çıkardığınızda bütün ruzgari kesersiniz. Oyuncak kımıltısız kalir.
Frank Capra'nin o filminde de, hayatin aynen o oyuncak gibi birbirine degen insanlarla donduğunu, aradan bir tek insani bile çıkarıp aldığınızda hayatin donuşunu etkilediğinizi, bircok olayin farklılaştığını, herkesin sandığından daha buyuk bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz. Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu. Stewart, o yasli ve tonton 'ikinci sinif' melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gozuken hayatinin aslında bircok insan icin ne kadar degerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her sey eskisine donuyordu.
'Bu muhtesem bir hayat' isimli film, mutlu sonla biterken de gokyuzunde bir 'cin' sesi duyuluyordu. Tonton melege, Tanrı cok arzuladığı kanatlarını veriyordu.
Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardir.
Degersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz.
Hayal kırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hic gerçekleşmediğini merak ederiz.

Cevaplar arariz.
Bulamayiz genellikle.
Cevaplar vardir aslinda!

Kendimizi yararsız bulduğumuzda cok yararlı isler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
Bircok hayati ayni anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız buyuk bir rolümüz olmustur.
Eger Tanri 'ikinci sınıf' meleklerinden birini bize gonderse ve bizsiz bir hayatin nasil olacağını gösterseydi, sanirim hepimiz kendimize de hayata da baska turlu bakardik. Hatta, o melek bize 'istediklerimiz gerçekleştiğinde nasil bir hayatimiz olabileceğini' gösterseydi belki istediklerimizin gerceklesmemesi icin dua ederdik.
Bu muhtesem bir hayattir.
Cevabi ve sirri kendi icinde saklidir.
Ve, o hayati hep birlikte yapariz.
Bazen rolümüzden sikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kiymetini bilemememizdendir.
Alıntı

2 yorum:

sufi dedi ki...

Evvett ben bu filmi hatırlıyorum.Allah sevmiş de yaratmış herbirimizi.Ders alınacak ve üzerinde uzun uzun düşünülesiydi konusu. Hatırlattığın için teşekkürler ve sevgilerimle.

Derviş dedi ki...

Ben de size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Hem her gün mutlaka bakmadan geçemediğim mükemmel bir blog sunduğunuz için hem de sık sık uğrayıp yorumlarınızla bana destek verdiğiniz için. Sağlıcakla kalın.

18 Mart 2010 Perşembe

Muhteşem Hayat




Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamıydı.
Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan isini devralmak zorunda kalmıştı.
Sevdiği bir karisi ve çocukları vardı.
Ama isler iyi gitmiyordu.
Borçlar birikmişti.
Yasadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.
Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.
Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.
Tanrı, 'ikinci sınıf meleklerden' birine görev veriyordu.
- Eğer bu ümitsiz adama yeniden yasama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.
Ve, yeryüzüne tonton, yaslı bir adam kılığında 'basarisiz' bir melek düşüyordu. O güne dek bir turlu verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği icin istediği kanatlara kavusamayan, kederli bir melekti bu. Görevi ise cok zordu. Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dunyayi gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayati yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.
Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'i sulardan çıkarıyordu.
Onu, kendini sulara atmadan once son içkisini ictigi bara oturuyordu ama orası simdi cok değişikti.
Serserilerin toplandigi, pis bir batakhane olmuştu.
Kimse Stewart'i tanımıyordu.
Stewart kasabaya donuyordu ama orada da eski dostlari onun kim oldugunu bilmeyen gozlerle ona bakıyorlardı.
Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.
Eski bir okul arkadasi arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.
Karisi ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaslı kızdı.
O sulara atlamadan once unlu bir adam olarak dünyayı dolasan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.
Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında gecen bu bes dakikada her seyin nasil bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken 'ikinci sinif melek' yanına yaklaşıyordu.
Ona anlatmaya basliyordu.
- Sen hayatina son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gor...
Kardesim ne zaman oldu, diye soruyordu Stewart.
- Sen dokuz yasındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın... Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hic dogmayinca onu kurtaracak kimse de olmadı... O çocukken oldu.
- Peki sinif arkadasim ne zaman fahise oldu?
- Bir gun o cok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldi.
- Kasaba niye boyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?
- Cunku sen babanın yerini aldiktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti... Sen hic olmadığın icin o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldi, o inşaatta çalışıp para kazanan bircok insan para kazanamayıp serseri oldu.
Butun seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanin farkina varmadan ne kadar cok baska insanin hayatina degdigini, o hayatlari varlığıyla değiştirdiğini, en siradan insanin bile bu hayatta tahmin edemeyeceği olcude onemi olduğunu görüyordu.
Tavana asilmis, birçok değişik parçadan olusmus oyuncaklar vardir, her bir parça baska bir parcaya dokunarak bir ruzgar yaratır ve oyuncak donup durur. O parçalardan birini çıkardığınızda bütün ruzgari kesersiniz. Oyuncak kımıltısız kalir.
Frank Capra'nin o filminde de, hayatin aynen o oyuncak gibi birbirine degen insanlarla donduğunu, aradan bir tek insani bile çıkarıp aldığınızda hayatin donuşunu etkilediğinizi, bircok olayin farklılaştığını, herkesin sandığından daha buyuk bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz. Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu. Stewart, o yasli ve tonton 'ikinci sinif' melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu. Kendisine o kadar manasız ve değersiz gozuken hayatinin aslında bircok insan icin ne kadar degerli olduğunu kavrıyordu. O intihar etmekten vazgeçince yeniden her sey eskisine donuyordu.
'Bu muhtesem bir hayat' isimli film, mutlu sonla biterken de gokyuzunde bir 'cin' sesi duyuluyordu. Tonton melege, Tanrı cok arzuladığı kanatlarını veriyordu.
Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardir.
Degersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz.
Hayal kırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hic gerçekleşmediğini merak ederiz.

Cevaplar arariz.
Bulamayiz genellikle.
Cevaplar vardir aslinda!

Kendimizi yararsız bulduğumuzda cok yararlı isler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.
Bircok hayati ayni anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız buyuk bir rolümüz olmustur.
Eger Tanri 'ikinci sınıf' meleklerinden birini bize gonderse ve bizsiz bir hayatin nasil olacağını gösterseydi, sanirim hepimiz kendimize de hayata da baska turlu bakardik. Hatta, o melek bize 'istediklerimiz gerçekleştiğinde nasil bir hayatimiz olabileceğini' gösterseydi belki istediklerimizin gerceklesmemesi icin dua ederdik.
Bu muhtesem bir hayattir.
Cevabi ve sirri kendi icinde saklidir.
Ve, o hayati hep birlikte yapariz.
Bazen rolümüzden sikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kiymetini bilemememizdendir.
Alıntı

2 yorum:

sufi dedi ki...

Evvett ben bu filmi hatırlıyorum.Allah sevmiş de yaratmış herbirimizi.Ders alınacak ve üzerinde uzun uzun düşünülesiydi konusu. Hatırlattığın için teşekkürler ve sevgilerimle.

Derviş dedi ki...

Ben de size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Hem her gün mutlaka bakmadan geçemediğim mükemmel bir blog sunduğunuz için hem de sık sık uğrayıp yorumlarınızla bana destek verdiğiniz için. Sağlıcakla kalın.

Popüler Yayınlar